Kara gün

2 Temmuz 1993 Sivas kıyımının devlet eliyle sahnelendiği kara gün olarak geçti tarihin kara sayfalarına.


2 Temmuz 1993 Sivas kıyımının devlet eliyle sahnelendiği kara gün olarak geçti tarihin kara sayfalarına. Bir taraftan Temmuzun sıcağı yakıp kavururken diğer taraftan da devlet tarafından seyirci kalınan, yerle bir edilen aydınlarımız, ve bir T.C. gerçeği. Ne kadar onursuzca, şerefsizce, kalleşçe bir eylem değil mi? Bu yüzdendir ki her 2 Temmuz’da boğucu bir havayla kaplanır Sivas semaları. Tıpkı bütün ülkeyi boydan boya kaplayan boğucu hava gibi.
Nâzım Hikmet’in de dediği gibi: “Hava kurşun gibi ağır.” şaire bu dizeleri yazdıran koşulları az çok biliyoruz. Bugünkü koşulları da. İnsanı insana, insanı yaşama yabancılaştıran, yalnızlaştıran, bütün değerleri çürüten, yok eden bu sistem; insanı kendi topraklarında yeşeren kültüre, kendi aydınlarına da yabancılaştırıyor.
İnsanlar, burnunun dibinde olup bitenleri görmezken Amerikan dizilerindeki ölen yakışıklı işadamlarına, Brezilya dizilerindeki acı çeken güzel kızlara gözyaşı döküyor. Yanı başındakinin sesini duymazken, yakınlarıyla konuşmayı yitirmişken dizilerdeki sanal alemlerden arınamıyoruz. Bununla da yetinmediğimiz gibi tam tersine kilitleniyoruz. Bu yüzdendir ki yaşanan her gerçek olayı da tıpkı dizi izler gibi izliyoruz. Sivas örneğinde olduğu gibi. Ne yazık ki gerçeğe seyirci kalan, dizilere ise ağlayan bir toplumuz.
Sivas katliamının üstünden 15 yıl geçti. Ne katliam unutuldu, ne de orada kaybettiğimiz aydın emekçilerimiz. Bu 15 yılda nelere tanık olmadık, ne çok ilginç şeyler yaşamadık ki. Tüm Türkiye’nin gözleri önünde, imdat çığlıkları arasında hunharca işlenen bir cinayetten sonra, başta devlet yetkililerinin, utançlarından evlerinden bir daha çıkmamaları gerekirken, neredeyse katliamı mazur göstermeye çalışmaları, bir kısmının daha da ileri giderek katillerin avukatlığını üstlenmeleri az mı ilginçtir? Katilleri sahiplenmede, eylemlerini onaylamada, katliam günü attıkları sloganları desteklemede,aldıkları cezayı haksız bulmada, çocuk sahibi olmalarını sağlayacak kadar rahat koşullarda yatmalarını temin etmeye kadar, her türlü sahiplenmede, Türkiye sağcılarının hepsinin birbirleriyle yarış ettiklerini görmek az mı ilginçtir, utanacakları yerde...
DGM Başsavcısı’nın “Olayda örgüt yok, tahrik var” diye tanı koyması, daha sonra emekli olup MHP’ye üye olması da ayrı bir ilginçlik değil midir sizce de? Keza olayın baş aktörlerinden ve militanlarından birinin, tüm mahkemeler boyunca yargıçlara, tanıklara, avukatlara saldırmasına gazetecilere, boy boy kurt işaretli pozlar vermesine karşın, duruşmaların sonlarına doğru itirafçı olmaya karar vermesi doğal mıdır?..
Gerek Kahramanmaraş, Çorum ve öncekileri; gerekse Sivas vahşetini sömürüden ve sömüren sınıfın çıkarlarından ayrı düşünmek olası değildir.Kökten dinciler, birdenbire gökten inmemiş ya da topraktan çıkmamışlardır. Bunlar, sermaye sınıfını temsil eden iktidarlar tarafından demokratik girişimleri, eylemleri bastırmak, özgürlükleri kullandırmamak, muhalif sesleri kesmek ve buna benzer daha birçok yasaklayıcı amaç ve zihniyetle kullanılmışlardır. Yükselişe geçmelerinin zeminini de iktidarlar hazırlamışlar, gerekli gördükleri zamanlarda kışkırtarak saldırgan olmalarını sağlamışlardır.
O nedenle, emperyalizmle bütünleşen, iç savaşlı, ikili anlaşmalı, çeteli, tahkimli globalleşmenin yaşama geçirildiği bir Türkiye gerçekliği içinde Sivas olaylarını değerlendirmek gerekir. İşte ancak o zaman, emekçiler, halklar üzerinde oynanan oyunlar gün ışığına kavuşmuş olur.
Demek oluyor ki: Sivas’ı her gün biraz daha fazla ve yaşananları daha çok boyutlu düşünmemiz gerekecek.
Ümit Cevik
www.evrensel.net