KİRVEME MEKTUPLAR

  • Kirvem,Geçen mektubumda ‘standart’ meselesinin enti püften ‘kofti’ bir konu olmadığını söylerken galiba yanılmamışım


    Kirvem,
    Geçen mektubumda ‘standart’ meselesinin enti püften ‘kofti’ bir konu olmadığını söylerken galiba yanılmamışım. Nitekim mesela yaz aylarının vazgeçilmez meyveleri kavun ile karpuza Türk Standartları Enstitüsü (TSE) tarafından getirilen standart kavramına göre; karpuzun bütün, sağlam, sert ve yarılmamışı, kavunun iyi gelişmişi, renk ve şekil bozukluğu bulunmayanı standartlara uygun sayılırken, ayrıca karpuzun ‘kelek’ olup olmadığını anlamak için de meyve üzerine parmakla vurulması gerektiği ve de dolgun, boğuk ve metalik olmayan bir ses çıkması halinde karpuzun olgunlaştığının anlaşılacağı belirtiliyor.
    Oysa karpuzun ‘kelek’ olup olmadığını anlamak için TSE’nin buyurduğu yöntem özüme göre külliyen falso, çünkü bu ülkenin vatandaşlarının tümü de karpuzların kelek değil olsa olsa ancak ‘kabak’, buna mukabil kavunların kelek olabileceğini, hatta üstüne üstlük taa fi tarihinden itibaren sürüp gelen bir darbımesele göre de ’kahpe’ feleğin yandan çarklı ‘sosyal adalet’i kimilerine enfes, kokulu Kırkağaç ‘kavun’larını lüpletirken, beri taraftan kimilerini de üvey evlat muamelesine tabi tutup ‘kelek’ kavunlara talim ettirip hep aynı minvalde yoluna devam edip dururmuş…
    Aslında elindeki kocaman keskin bıçağıyla “Hadii kesmecee karpuz!” nakaratıyla otoyolların kenarlarına, boş buldukları meydanlara, işlek sokakların köşelerine çektikleri kamyonetlerden karpuz pazarlamak isteyen ‘gelip-geçici’ satıcıların ‘bıçak şartıyla’ kestikleri karpuzlardan birinin mesela hafif pembe çıkması halinde, bunun Türk Standartları Enstitüsü’nün belirlediği ‘kriter’lere uymadığını gören vatandaşlarımız, bu durum karşısında özellikle elindeki bıçağını havada sallayıp duran birileriyle tartışmanın asla doğru olmadığını, dahası kesilen karpuzun sarımtırak veya pembemsi halinde illa da kan kırmızı karpuzda diretmenin belki de eninde sonunda dönüp dolaşıp ‘kan’la yoğrulup işin sonucunun, önce hastane kapılarında o ‘acil servis’ senin beriki benim serüvenine dönüşüp, ardından da Karacaahmet, belki Edirnekapı mezarlıklarından birinde ‘öğle namazını müteakip’ cenaze töreniyle noktalanabileceğini az-çok tahmin etmesinin dışında, keza, diğer taraftan yeri yurdu belli çarşı esnafının da her birini elindeki kirli beziyle pırıl pırıl parlatıp yan yana boy hizasına göre asker gibi dizip, bunların üstüne de kestiği en babayani bir karpuzun kıpkırmızı dilimini ‘mostra’lık babında sergileyip böylece müşteri beklerken, tam da o gün sabahın köründen itibaren kuyruğa girip aldığı emekli maaşının, cılız cüzdanını ayda bir ‘yalancı bohça’ misali şişirmesinin verdiği heyecanla karpuz almak için tezgâha yönelen işte ne bileyim mesela Tapu Kadastro’dan, Nüfus Müdürlüğü’nden emekli ‘işini bilir’ filanca bir memurun, son anda aklına gelip takılan Türk Standartları Enstitüsü’nün uyarıcı niteliğindeki, meyve üzerine parmakla vurup ardından da ‘dolgun, boğuk, metalik’ olmayan ‘ses’i bulma gayretiyle tezgâhtaki karpuzları teker teker patpatlayıp bu ‘gizemli’ sesi duyma heyecanıyla didinip, ‘ilmi’ çalışmasını bu yöntemle sürdürürken, beri yandan sabahtan beri iki karpuz, üç kavun satamamanın verdiği kızgınlıkla başı zaten zonklayan esnafın da, “Babalık şunun şurasında topu topuna alacağın bir karpuzken, mıncıklayıp, patpatlayıp şamar oğlanına çevirmediğin karpuz neredeyse kalmadı el insaf!” deyip onun da kendince içinden anlı şanlı Türk Standartları Enstitüsü’nün kavun ya da karpuz seçerken belirlediği bu ‘standart’larının yedi sülalesine rahmet okuyamayacağını kim bilebilir ki ka yavrum?!
    Kirvem, senin de bildiğin gibi bu standart belirleme hikâyesi salt kavun, karpuz, nane, maydanoz, kereviz veya çuvaldız gibi sıradan şeylerin dışında, ayrıca çok daha önemli meselelere de ışık tutoor.
    Nitekim örneğin sabah-akşam üç öğün bıkıp usanmadan dillendirdiğimiz ‘imtiyazsız sınıfsız bir kitleyiz’ lalellisine rağmen, özellikle bu kavun karpuz mevsimde kimisi Kars’tan, kimisi Batman, Bitlis, Bingöl, Diyarbakır, Urfa, Adıyaman, Muş yörelerinden üç kuruşluk ücret karşılığında Karadeniz sahillerinde fındık toplamak için yola çıkıp buralardaki bilumum ‘yetkili zerzevat’ tarafından ‘potansiyel suçlu’ damgasıyla peşinen mühürlenip dolayısıyla analarından emdikleri süt burunlarından fitil fitil getirilen T.C. ‘vatandaş’larının bir kesiminin ‘nan-u pivaz’ peşinde koşarken içine sürüklendikleri bu ‘gâvur eziyeti’ne bakılırsa, anlaşılan o ki bu ülkede karpuzların şekline şemaline, parmakla üzerlerine vurulduğunda çıkan sesin ‘tonalite’sine göre ‘standart’ belirlenirken, aynı şekilde de yollara düşüp karınlarını doyurmak umuduyla çalışmaya gelen kimi insanların kafa kâğıtlarında belirtilen doğum yerlerinin neresi, gelmişiyle geçmişleriyle neyin nesi, kimin fesi, yedi sülale şeceresi didiklenip en önemlisi de sadece doğdukları yörelerde değil, buralarda da kafalarına vurulduğunda çıkan ‘metalik ses’in ‘hoş’, ’nahoş’ yoksa ‘mayhoş’mu olduğunu saptayıp, standardını belirleyip sonra da ‘amele’lik yapmalarına ‘ferman’ veriloorsa her tarafından vıcık vıcık hukuk, salkım saçak adalet, kepçe kepçe insan hakları fışkıran bu diyarlarda, ehh o zaman ört ki ölem lo!
    Devamı haftaya Kirvem…
    Mıgırdiç Margosyan
    www.evrensel.net