MERCEK

  • ‘Eski Aydınlıkçı’, Cumhuriyet eski yazarı Oral Çalışlar, Doğan Holding’in “sol liberal” gazetesi Radikal’de, “Türkiye’de her yerde olduğu gibi Hopa’da da solcuların kafası karışık! Darbecilere karşı çıksınlar mı, çıkmasınlar mı, düşünüp duruyorlar!” diye yazdı.


    ‘Eski Aydınlıkçı’, Cumhuriyet eski yazarı Oral Çalışlar, Doğan Holding’in “sol liberal” gazetesi Radikal’de, “Türkiye’de her yerde olduğu gibi Hopa’da da solcuların kafası karışık! Darbecilere karşı çıksınlar mı, çıkmasınlar mı, düşünüp duruyorlar!” diye yazdı. Çalışlar’ın makalesini kullanan M. Y. Yılmaz da Milliyet’te, bu “kafa karışıklığı”nın “sol ya da sosyalist partiler”in, “ideolojik yapılarının yetersizliği nedeniyle rüzgarın önünde savruluyor” olmalarıyla izah ederek, -adının “yanki”liğe çıkmış olmasını unutmuş olmalı- “solcuyum” diyenlere ders notları yazdı!
    Bu iki yazarın ve onlarla ‘aynı kulvarlar’da yürüyen liberal ‘solcu’ ya da ‘demokratlar’ın izledikleri siyasal hattın niteliği ve tutumları ayrı bir tartışma konusudur. Onların ve başka birçoklarının “sol” üzerine genellemeleri de gerçeği ifade etmiyor. ”Sol” sözcüğünün ilerici-devrimci-sosyalist-sosyal demokrat kesimlerin tümünü kapsayacak şekilde kullanılması alışkanlığından vazgeçilmemesi başlı başına ve ciddi bir sorun oluşturmakla birlikte, bu makalenin tartışma konusunu oluşturmuyor. Ancak şu kadarını söyleyelim. CHP-DSP gibi, -şimdilerde değilse de bir süre öncesine kadar- kendilerini ‘sosyal demokrat’ olarak tanımlayan düzen partilerinin sistemin sağ-gerici-muhafazakar partilerinden farksızlaşmakla kalmayıp devleti kuran-sürdüren militarist-şoven geleneğin en katı temsilciliğine de soyunduklarını bilmeyen hala kaldıysa, hayli acınacak halde olmalıdır! Bu partilerin “sol” ile, ‘sosyal demokrasi’yle ilgileri artık yalnızca karşıtlık olarak kurulabilir. Baykal ve ekibi darbeciliğin, militarizmin ve şovenizmin bayraktarlığına soyunmuşlardır ve işbirlikçi burjuvazinin politik-askeri aygıtının en üst organlarında ortaya çıkan güç ve iktidar çatışması karşısındaki tutumlarıyla da bu durumlarını yeniden ve çok açıkça teyit etmişlerdir. Öyleyse “sol”a yöneltilen “kafa karışıklığı”ndan kapitalist düzenin sözde sol partilerini “azade tutmak”ta sakınca yoktur.
    Gelelim “öteki sol”a! Bu “sol”un da çeşit çeşit olduğu; liberal sol’dan küçükburjuva sosyalizmine ve işçi sınıfı devrimciliğine geniş bir alandaki kişi, örgüt ve partileri “kapsadığı” biliniyor. Bu kişi, parti ve örgütler ülke ve dünya sorunlarına farklı-farklı yaklaşıyorlar. Dünyadaki, ülkedeki ve bölgedeki politik- iktisadi, sosyal ve askeri gelişmeler karşısındaki tutumları temel önemde farklılıklar gösteriyor. Dolayısıyla da bunlar aynı kefeye konarak değerlendirilemezler. Bunun böyle olduğunu, adına “Ergenekon” denilen “çete”nin ve eylemlerinin tartışıldığı bir dönemde gündeme yeniden gelen darbe ve darbeciler ile güya darbelere-darbecilere ve her tür çeteciliğe karşı ve demokrasiden yana olduğunu propaganda ederek güç toplamaya çalışan AKP ve işbirliği içinde olduğu militarist şefler “bloku” arasındaki güç çatışmasında alınan farklı tutumlar bir kez daha ortaya koyuyor. Bu tutumların kendilerini “solcu”-“sosyalist”-demokrat ve ilerici olarak tanımlayan kişi, örgüt ve partilerin bazıları bakımından “kafa karışıklığı”ndan da öteye darbeci-çetecilere ya da Amerikancı işbirlikçiliğin ve demokrasi düşmanlığının ‘mümtaz temsilcisi’ AKP cephesine yedeklenmek ve ardı sıra saf tutmak biçiminde belirginleştiği bir gerçektir. Buradan bakıldığında yukarıda adı geçen liberal yazarların “sol”a yönelik “kafa karışıklığı” eleştirisinin dayanaksız olmadığını da teslim etmek gerekiyor.
    Örneğin, kendini “komünist” olarak tanımlayan ‘TKP’nin son olaylar karşısında “cumhuriyeti koruma ve kollama” iddiasıyla ortaya çıkması bir yedeklenme göstergesidir. “AKP’nin dinci, hatta şeriatçı olduğu” ve “cumhuriyeti ve laikliği tasfiye amacı taşıdığı” gerekçesiyle darbeci-çeteci ve militarist –şovenist güçlere payanda olan “solculuk” hayli güçlü bir eğilimdir. Ve yine, işbirlikçiliğin ve, halk ve demokrasi karşıtlığının en önemli güçlerinden biri olan ve gericilik içi çatışmanın bugünkü sözümona sivil tarafını oluşturan AKP ve hükümetine danışmanlık yapmaya-akıl vermeye soyunan çok geniş bir Avrupacı-Amerikancı liberal ‘solcu’-sağcı ile oraya koşmaya can atan sözde sosyalist vardır. Yine hayli geniş bir “sol”cu kesim, Türkiye’nin antidemokratik siyasal sisteminin ve militarist-şoven kurum ve aygıtlarının beslediği halk düşmanı çetecilik/darbecilik/cuntacılık anlayış ve eylemlerini “Ergenekon çetesinin eylemleri”yle sınırlı görebilmektedir. Oysa, başka ülkelerin pratiği bir yana, Türkiye’nin darbeler/cuntalar pratiğiyle örtüşen neredeyse yüzyıllık tarihi özellikle “sol” olarak bilinen ve anılanlar için hayli derslerle, ders alınacak yeterinden fazla “musibet”le doludur. Bu müsibetler-büyük “vurgunlar yemiş olan”lar için çetelerin, darbecilerin işledikleri suçların cezasını çekmeleri bir yana, tüm aygıt ve örgütlenmeleriyle dağıtılıp yok edilmeleri siyasal özgürlükler mücadelesinin aciliyet gösteren talepleri arasındadır. Bundandır ki işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarını savunan işçi sınıfı devrimcileri bu mücadeleyi çetelerin ve antidemokratik ve halk düşmanı gizli-açık tüm militarist gerici örgütlenmelerin dağıtılması ve suçlularının yargılanması talebinin yanı sıra onları var eden ve besleyen sistemi tasfiye hedefini de açıkça ortaya koyarak, emekçilerin bağımsız örgütlenmesini geliştirmeye çalışarak tüm öteki “sol”dan ayrışmaktadır.
    Ama gerçekler, ona işaret edenlerin kimliğinden bağımsız olarak gerçek olarak kalırlar. Ve “sol” olarak kendilerini adlandıranların bir kesiminin, “sol”da oynadığı rolün egemenlerin bir kesimine yamanmak olduğu, “kafası karışık olma”nın ötesinde ya generallerin müfrezelerinde “aksak Timur” ya da Sünni İslam’ı kullanarak ve dini istismar ederek Amerikan gericiliğine yedeklenen “çağdaş” Yavuz Selimlere uşak İdris-i Bitlisi oynamaya soyundukları da bir gerçektir. D. Perinçek “solculuğu”nun geldiği yer ortadadır. Bu gibilerinin işçi sınıfı ve emekçiler tarafından daha iyi tanınmalarına ve “sol” ile hiçbir ilgilerinin olmadığının anlaşılmasına ihtiyaç artmıştır.
    Bugün, işçi sınıfı ve kent ve kırın tüm emekçi ve ezilenlerinin kendi hak ve çıkarlarını ancak kendilerinin gerçekten savunabileceklerini, bunun da işbirlikçi burjuvazi ve gericiliğin tüm kesimlerine karşı durarak, taleplerinde ısrar ederek mümkün olabileceğini anlamaları daha da önem kazanmıştır. Bu, sermayenin çeşitli kesim ve temsilcilerinin birbiriyle iç çatışmalarından yararlanmanın da kesin koşuludur. Halkın kendi temel çıkar ve talepleri etrafında birleşerek harekete geçmesi olmaksızın; demokrasi yönünde ilerlemek mümkün olmayacaktır. İşçi ve emekçiler kitleler halinde harekete geçerek sermayenin hizmetindeki ırkçı-şoven militarist ve diğer suç örgütleri ve çetelerinin dağıtılması ve sorumlularından hesap sorulmasını dayatmadıkları sürece bu yolda ileri adımların atılması ya da burjuva-gerici suç çetelerinin açığa çıkarılıp dağıtılmaları mümkün olmayacaktır. Anlaşılması gereken ilk ve en önemli sorun budur.
    Gericiliğin çatışan kesimlerinden birinin yanında safa duran ya da anlayışlarıyla durmayı önerenlerin tutumu ise tümüyle farklıdır. Onlar, burjuva devletinin ve temel kurumlarının işlevini bulanıklaştırmakta; militarist aygıtı, gizli-açık kontra örgütlenmeleri, özel harp dairesini, MİT ve Jitem gibi oluşumları, korucular teşkilatını, hükümetin özel savaş aygıtı halinde örgütlediği polis birliklerini ve onların gizli-açık eylemlerini “demokratik işleyiş içinde” görmekte ve çeteleri sermaye iktidarı ve kurumlarından bağımsız “serseri mayınlar” derekesinde göstermektedirler. NATO üyeliği ve ABD işbirlikçiliğiyle bağlantılı “gladio”-kontrgerilla örgütlenmesiyle onun örnek olsun 1 Mayıs 77 katliamı, Çorum-Maraş-Sivas provokasyon ve toplu cinayetlerini, Gazi katliamını, Şemdinli’de suçüstü yakalanan “iyi çocuk”ları, 1 Mayıs 2008’deki polis vahşetini ve ötekileri “şaşkın ve kaçkın çeteciler”in sapkınlıkları olarak göstermektedirler. Bu, kafa karışıklığından da vahim bir tutumun göstergesidir. Veli Küçük çetecililiğini “bin operasyon” şeflerinin eylemlerinden, “devlet için kurşun atan kahraman”ların devletçe kucaklanışından ayıran, Kürtlere ölüm ve inkarı dayatan politikayı salt darbecilerin ve “çetelerin işi” sayacak kadar körleşen basit ve yüzeysel bir yaklaşımdır. Bunların demokrasi ve demokrasi için mücadele anlayışları sakattır, dardır.
    Bu sakat ve dar anlayışlar aşılmadan tüm milliyetlerden Türkiye işçi ve emekçilerinin, bugün kendileri için en acil ve asgari demokratik istemleri elde etmeleri mümkün olmayacaktır. Bu, bugün güncel öncelik kazanmış darbeci-çeteci suç örgütlerinin gerçekten ve tüm bağlantılarıyla sorgulanması/ açığa çıkarılması ve tasfiyesi açısından da gereklidir. Bu konularda netleşme, işçi sınıfı ve emekçilerin sermaye devletini ve kurumlarını gerçek işlevleriyle tanımaları ve demokrasiyi kendi mücadeleleriyle varedip koruyacaklarını anlamaları için de gereklidir. Emekçi ve ezilenlerin darbecilere, generallere ve sermayenin ‘sivil’ uşaklarına yedeklenmemeleri ya da yedeklenmekten kaçınmaları da önemli ölçüde buna bağlıdır. Demokrasiden yana olmak, AKP ve işbirlikçi cephesine karşı mücadeleyi de darbecilere, darbelere, cuntalara, çetelere, militarist dayatma ve saldırılara, halkın iradesini silah gücüyle ve zorla ezmeye çalışanlara karşı mücadeleyi de birleştirmeyi gerektirir. Bu, karışıklık ve bulanıklık götürmeyecek kadar açık ve nettir! Bizim kesintisiz biçimde dikkat çekmekle kalmayıp gerçekleştirilmesi için ısrarlı olduğumuz da bu tutumun güç kazanmasıdır. Buna itiraz eden buyursun etsin!
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net