yaz sıcağında ‘soğukluk’ niyetine...

Tennesse Williams’ın “Kızgın Damdaki Kedi” adlı bir oyunu vardı. Sonradan film de yapıldı. Aslında bu ad “Kızgın Çinko Dam Üzerindeki Kedi” olmalı çünkü oyunun orijinal adı Cat on a Hot Tin Roof’tu. Pulitzer ödülü de alan bu oyunda insanların kurduğu ilişkilerde toplumdaki iki yüzlü ilişkiler söz konusu edilir.


Bilmem okurlarım arasında yaşıtım var mıdır... (Hatırlayanınız var mıdır demek kolay değil çünkü.)
Tennesse Williams’ın “Kızgın Damdaki Kedi” adlı bir oyunu vardı. Sonradan film de yapıldı. Aslında bu ad “Kızgın Çinko Dam Üzerindeki Kedi” olmalı çünkü oyunun orijinal adı Cat on a Hot Tin Roof’tu. Pulitzer ödülü de alan bu oyunda insanların kurduğu ilişkilerde toplumdaki iki yüzlü ilişkiler söz konusu edilir. Asıl trajik olan belki de insanın kendine acıma duygusu, kendi kendini aldatmasıdır. Neyse biz piyesten ilk söz edildiği o günlerde “Kızgın Dam”ın kızgın sıfatını kediyle birleştirir, kedinin damdaki haline kıkır kıkır gülerdik. Kıkırdayacak yaştaydık. Zor koşullarda olmanın tedirginliğini anlayacak yaşlarda değildik.
Sonra Liz Taylor’un baş rolü oynadığı filmden bir cümle kazıldı aklımıza: “Biz seninle birlikte yaşamıyoruz, yalnızca aynı kafesi paylaşıyoruz.”
Bu oyunu/filmi hatırlamam her halde yaz sıcağından. Yoksa bizim toplumumuzda öyle iki yüzlü ilişkiler yaşanır mı hiç!
Sevdiğim sözcüklerden biri “soğukluk”tur. Yemek üstüne yenen meyve, içilen hoşaf benzeri şeylere denirdi. “Di” ekini kullanıyorum, bu sözcüğü anımsayan kalmadı çünkü. Mizah duygusu bulunmayanların, espri yapmayı bilmeyenlerin yapmacıklı, özentili sözlerine de “soğukluk” denirdi. Küçük küslüklerde de insanların arasına “soğukluk” girerdi.
İşte bu yazı, okurlarımla (ve Hayat’ın yeni yönetmenleriyle) bir süredir soğuyan ilişkilerimizi düzeltmek için, bu cehennem sıcaklarında “serin bir içecek” niyetine yazıldı. Ama serin yerine soğuk olursa... O da şansınıza!
‘Peter diye bir şavalak...’
İngilizler, arabalarında şoför koltuğunun (ve trafiklerinin) bize göre ters yönde olması yüzünden pek tekin sayılmazlar. Üstelik yollarının karşıdan karşıya geçilecek her yerinde “sağa bak”, “sola bak” gibi yönlendirmeler yazılıdır asfaltın üzerine. Arabalar için de kocaman harflerle “yavaş”. Otobüslerinin kimilerinde “bu otobüse binmeden biletinizi alın” uyarısı vardır. Ne var ki bir zamanlar üzerinde güneş batmayan bir imparatorluğu yönetmenin bütün mirası onları büyük şehirlerinde izler. Hintliler, Güney Afrikalılar, Karayipliler... mahalle mahalle yayılmışlardır Birleşik Krallığın başkenti Londra’ya. Neyse ki, Londra gettolaştırılmış mahallelere öyle bir bölünmüştür ki, aylarca Londra’da yaşasanız gerçek bir İngiliz ya da İskoç, İrlandalı falan görmeden dönebilirsiniz ülkenize... (Ama Türklerle, Kürtlerle, Kıbrıslılarla karşılaşmamanız olanaksız.)
Londra’da, ilginizi çekecek mahallelerden biri kuşkusuz Musevi mahallesidir. Radikal/köktenci inançları paylaşan Musevi aileler Cumartesileri sokaklara dökülür. Genç kadınlar peruklu, erkekler fötr şapkalarının iki yanından sarkan lüle lüle zülüflü... Erkek çocuklar takkeli ve elbet zülüflü. Bir de kaftanlı, başlarında tilki kürkünden garip, tekerlek biçiminde, araba tekeri kadar kocaman bir başlık giyenleri var. Sanırım Rus asıllılar.
Ne var ki Birleşik Krallık’taki eğitimciler tüm bu mozaiğin çocuklarının evde anadillerini iyi öğrenmelerinden yanadır. (Çoğu , mesela Türkiyeliler kendileri için okullara konan ek anadil derslerine gitmezler çünkü). Anadili iyi bilenlerin İngilizce’yi de kolay öğreneceğini savunurlar. Üstelik bu birbirine benzemez ulusların mutfakları, sebzeleri, alışkanlıkları ile ilgili çocuk kitapları hazırlar, basar okuturlar. Şöyle adları olanları gördüm ben: Hintli yemekleri nelerdir?, Karayiplilerin yiyecekleri nereden alınır...
Yoksul mahallelerin ya da göçmenlerin oturduğu eski merkez mahallelerin belediyeleri ve güvenlik güçleri bu değişik uluslar için olabildiğince ek hizmet üretir, uyarı kitapçıklarını o dillerde basarlar. On yıldan biraz eksik süredir bu mozaiğe Yugoslavya göçmenleri de katıldı.
İlk eğitim bize göre biraz erken başlar ve (yine bizimkilere göre) bir iki yıl oyundan ibarettir. İngiliz dil eğitiminin bir bölümü tekerlemelerdir. Efendim, örnekleyelim:

Peter diye bir şavalak,
durmadan yermiş kabak
Karısı sığmazmış ele avuca, bak sen bak...
Peter de bir kabağı oymuş
içine de karısını koymuş.
(Peter Peter pumpkin eater,
Had a wife but couldn’t keep her.
He put her in a pumpkin shell,
And there he kept her very well.)
İşte böyle anadilini oyunla tekerlemeyle öğrenen bir çocuk büyüyünce de dili iyi kullanır, kafiyeli mafiyeli esprileri rahat yapar. Day-Mer’in bu yılki park şenliği, gök gürültüsü, yağmur, felaket bir havayla geçti. İngiliz güvenlikçilerden biri, bize “ben on beş yıldır Türklerin şenliğine gelirim” dedi “her zaman ortalık shiny shiny, ne oldu da, kim geldi de böyle rainy rainy...” Hep günlük güneşlik olan şenliklerin neden bu kez seller götürdüğünü bilemediğimizden açıklayamadık. Ama böyle şıp diye kafiyeli konuşması da hoşumuza gitti...
Oradan buradan konuşurken söz döndü dolaştı, parklarındaki yaban bitki bolluğuna geldi. Ve kim anlattı bilemiyorum ama bir traji komik öykü anlatıldı.
On dokuz yıl önce ilk göçmenler şehirdeki marketlerde, alışık oldukları yeşillik bolluğunu görememişler. Biraz güneşin yüzünü görür görmez de keşfettikleri parklardan birine alay malay seyrana gitmişler. Park dediğime bakmayın, her birinin içine iki üç Gülhane parkı sığar. Londra’da böyle parklar adım başına... Neyse bizimkiler dolanırken off ne görsünler, çevre kuzu kulağı... Pardon pardon tirşik... Biraz ötesi de efelek, yok yok labada... Bunlar ay burada madımak var, burada ekşimen diye feryat ederler mi, hemen girişmişler ot toplamaya... Toplamakla yetinmemişler, bir yandan da ikişer üçer yemeye başlamışlar. Meğer güvenlikçiler bunları gözlüyormuş. Dakikasında toparlamışlar bunları ve...
Ve doğru hastaneye götürüp midelerini yıkamışlar, zehirlenmesinler diye. Boyuna da soruyorlarmış “Göçmenler neden ot yedi, aç mı kaldılar?”
O günden sonra bizimkiler meraklı oldukları otların tohumunu bulup bahçede yetiştirmeye başlamışlar.
Neyse şu anda Ege ve Akdeniz kasabalarında epey İngiltere uyruklu yeni komşumuz var. Hepsi emekli. Halk oyunlarına falan da meraklılar, yakında bizim ot toplama nedenlerimizi iyice kavrar Kraliçe’nin sorumlularına aktarırlar. Belki de bu aktarım bir çocuk kitabı biçiminde olur: Akdenizlilerin yediği yaban otlarının yararları nelerdir?
Eğer bu yazı sizi Londra’yı görmeye özendirirse hiç durmayın. Elbet vize alabilirseniz. Nasılsa iki sokaktan birinde adı Türkçe bir kebapçı görürsünüz. Kebapçıdan mücver gibi bir isteğiniz olduğunda karşılayamazlarsa, “dostlara uygun” olmadığını söyleyen de bulunur. Belki bir şoför, otobüs penceresinden eğilip arkanızdan seslenir,”Hoş geldin Londra’ya hemşerim!”
Benim Londra’ya yeniden gitme isteğim, işte arkamdan korna çalan, bakmayınca da seslenen o şoförü görmek için.
Sennur Sezer
www.evrensel.net