EMEK DÜNYASI

  • Hayat Televizyonu’nun yayınının hükümet tarafından durdurulmasının esası, emekçilerin, demokratların ve ilerici güçlerin zaten çok kısıtlı olan basın ve ifade özgürlüğüne vurulmuş bir darbedir.


    Hayat Televizyonu’nun yayınının hükümet tarafından durdurulmasının esası, emekçilerin, demokratların ve ilerici güçlerin zaten çok kısıtlı olan basın ve ifade özgürlüğüne vurulmuş bir darbedir. Dolayısıyla Hayat’ın yayınının engellenmesi, sadece bir basın özgürlüğünün; gazetecilerin, aydınların televizyona çıkarak fikirlerini söyleme özgürlüğünün değil, aynı zamanda milyonlarca emekçinin bu fikirleri dinleme, bunları televizyonda tartışma; nerede ne oluyor; emek mücadelesi, demokrasi mücadelesi alanında neler oluyor, kimler nerede hangi mücadele içinde...gibi konularda haber alma özgürlüklerinin ayaklar altına alınmasıdır.
    Gazetemize sendikalardan, emek örgütlerinden, çeşitli ilerici siyasi çevrelerden, çevre ve kadın örgütlerinden, gençlikten, emeklilerden, örgütlenme mücadelesi içindeki emekçi kesimlerden; Hayat Televizyonu’nun yayın yaptığı 7 ay içinde grevlerden ve direnişlerden geçmiş işçilerden, kamu emekçilerden gelen tepkiler, Hayat’ın halkın haber alma özgürlüğünün bir dayanağı olarak görüldüğü biçimindedir. Çünkü, okurlarımızın da fark ettiği gibi, açıklamalarda vurgulanan nokta; “kendi seslerinin kesilmek istendiği”, “halkın gerçekleri görmesinin engellenmek istendiği” yönündedir. Örneğin herhangi bir sermaye grubunun TV kanalının yayını durdurulsaydı; bu açıklamalarda herhalde hiç kimse, “Halkın gerçekleri görmesi engellenmek isteniyor” demez, “ticaret özgürlüğü”nden söz edilir, en fazla; “basın ve ifade özgürlüğü”ne dikkat çekilirdi. Ama Hayat’a yönelik saldırıda vurgu, “emekçilerin, halkın sesinin kesilmek istenmesine”dir. Ki bu yaklaşım, Metin Göktepe’nin katledilmesi davası ile önceki gazeteci cinayetleri davalarını da ayıran yaklaşımlardan birisidir.
    Metin Göktepe’nin katledilmesini, işçi ve emekçilerin ileri kesimleri, “halkın, emekçilerin sesinin kesilmesine, halkın gerçekleri öğrenmesine yönelik bir saldırı” olarak algıladı. Böyle algılandığı için dava, avukatlar ve aydınların izlediği, onların sürdürdüğü bir dava olmayı aştı; davayı halkın izliyor olması, geniş bir emekçi kesiminin bu davanın dolaysız müdahili gibi davranması, aydınları, gazeteci örgütlerini yüreklendirdi; onlara güç ve cesaret verdi. Ve Göktepe davası az çok bir sonuca ulaşan, katilleri ceza alan, devletin kendi görevlilerini suçladığı bir katledilen gazeteci davası olarak sonuçlandı.
    Bugün Hayat Televizyonu’na emekçi kesimlerden gelen destek ve Hayat’ın yayınının durdurulmasına tepki, Hayat’a saldırının aydınlar ve emekçi sınıfların ileri kesimleri tarafından “halkın haber alma özgürlüğüne vurulmuş bir darbe” olarak algılandığını göstermektedir. Bu doğru bir algılamadır ve işin gerçeği budur. Bu yüzden de Hayat’ın üstündeki baskıya son verdirme mücadelesi; bir basın özgürlüğü ve halkın haber alma özgürlüğü davası olarak demokrasi mücadelesinin en önemli bileşenlerinden birisi ve emek ve demokrasi güçlerinin kendi seslerine sahip çıkma davasıdır.
    Dün gazetemizde manşet olan, seçkin aydınlarımızdan Adnan Özyalçıner’in “Sansürün kaldırılışının 100. yılı”nda (24 Temmuz günü) gazetecileri, aydınları ve emekçileri sansüre karşı mücadeleye ve kitlesel olarak birlikte mücadeleye çağıran ifadeleri, bu bakımdan da son derece anlamlıdır. Bu yüzden 24 Temmuz günü; Türkiye’de 100 yılı aşkın bir zamandan beri “kutlanan” (kutlanmayan demek daha doğru), sansüre karşı mücadele tarihinde gazetecilerle, aydınlarla halkın, haber alma özgürlüğü mücadelesinde birleştikleri bir gün olabilir. Hayat’a sahip çıkan demokrasi güçleri ve emekçi kesimler, basın özgürlüğüne sahip çıkan gazeteci ve aydınlar bunu başarabilirler; başarmalıdırlar da.
    Şu çok açıktır ki Hayat Televizyonu’nun yayın özgürlüğünün savunulması, kurulup yayına başlatılması kadar önemlidir. Eğer daha geniş bir açıdan bakarsak; bu mücadele olmadan Hayat Telvizyonu’nun kurulmuş olması bile “teknik bir başarı”ya indirgenmiş olur. Bunun içidir ki Hayat’ın yayınının engellenmesine karşı mücadele, aynı zamanda tüm emekçilerin Hayat Televizyonu’nu kendi sesleri olarak benimsemesi; aydınların kendi birikimlerini halka yansıtmasının bir platformu olarak görmeleri konusundaki tereddütleri de yıkacak bir mücadeledir; olmalıdır.
    Hayat’ın kuruluş sürecinde çokça tartışıldığı gibi, Hayat Televizyonu’nun, aynı zamanda ülkemizin aydınlarının, demokrat ve ilerici güçlerinin, her kesimden emekçilerin ileri kesimlerinin birleşmesinin bir platformu olarak rol oynaması gerçeği, bugün daha iyi görülmüştür. Kuruluş sürecinde kesintiye uğrayan pek çok iş şimdi bu vesileyle yeniden gündeme alınabilir, alınmalıdır.
    Şu bir gerçek ki, AKP Hükümeti ve Hayat’ın yayınının durdurulmasını sağlayan güçler, sadece bir televizyon kanalını değil; emekçilerin sesini kesmeyi, onların mücadele ve birleşmelerinin önünü kesmeyi amaçlamışlardır.
    Bu saldırıyı püskürtmek ve bir mücadele merkezi olarak Hayat’ın etkinliğinin artırılması için elimizden geleni yapmalıyız. Eğer hayat mücadele ise Hayat da mücadele içinde kurulup yükselecektir. Başka türlüsü olamazdı da!..
    İhsan Çaralan
    www.evrensel.net