SÖZ OLA, TORBA DOLA

  • Köyümde iletişimin internet bölümünden uzak kalsam da yine de oturup yazıyordum güncel konulardaki düşüncelerimi.


    Köyümde iletişimin internet bölümünden uzak kalsam da yine de oturup yazıyordum güncel konulardaki düşüncelerimi. Okulların kapanmasıyla bağlantılı olarak yazlıkçılarla birlikte internet de gelir gelmez gönderirim umuduyla. Üstüne bir de terim terim terleyen Terim ve teri gibi konular girince yazıp da yollayamadığım; böylelikle de güncelliğini koruyamadığım konular da oldu ne yazık ki. Bu yazı onlardan biri.
    Anımsanacaktır devletimizin dış işlerine bakan bakanı, dışarılarda bir yerdeyken ülkesindeki Müslümanların da özgürlüklerini yaşama konusunda sorunları olduğunu söylemişti o günlerin birinde. Bakanın bu sözü, o günlerin onca gürültüsü arasında bile duyulmuştu; ama yine de çabuk geçiştirilmişti. Bu tür açıklamaların yurt dışında yapılıyor olması da alışkanlık olmuştu nedense. Bir daha olmaz gibi geleceğe dönük beklentiler de hepten yok olmuştu üstelik. Kimsenin kimseyi taktığı yok ki, olmayacağı konusunda umut olsun. 12 Eylül’den bu yana egemen olan “Ben yaptım oldu” düşüncesiyle bildiklerini okuyup duruyor kimi insanlar.
    Ben de köyümde teknolojiyi beklerken bakanın sözüne spor sayfasından bir bakayım istedim, ilginçlikler bulacağımı düşünerek. Buldum da. Sapanca’da tayt giyen üniversiteli sporcuların saldırıya uğraması olayında kimin Müslüman olduğunu anlamaya çalıştım örneğin. Dayak yiyenler mi, atanlar mıydı? Sorunları olan ya da özgürlüklerini yaşamayanlar dövenler miydi, dövülenler mi? Görüntüye bakılırsa dövenler özgürlüklerini yaşayanlar takımına giriyordu ve Müslüman olmaları beklenemezdi. Ama onlar Müslüman olduklarını savlıyorlardı. Dayak yiyenlerin sorunları olmamasına karşın özgürlüklerini yaşayamadıklarına ve de bakanın sözüne göre Müslüman olma olasılıkları daha büyüktü. Ama dövenler, dövdüklerini Müslüman olmadığı için dövmüşlerdi. Konuya bir de sorunsal açıdan bakılırsa saldıranların sorunlu olduğu görülecektir ki, o zaman Müslüman olanlar onlar olmalıydı iç işlerine dışardan bakan bakanın sözüne göre. Peki, sporcular? Laik mi oluyorlar, yoksa layık mı olmuş oluyorlardı? Sorunsal bir durum yani.
    Aslında iki yan da Müslüman ise ya da değilse ya da biri bile Müslümansa, “Bir Allah’ı tanıyalım / Ayrı gayrı bu din nedir / Senlik benliği nidelim / Bu kavga dövüş kin nedir” demek daha doğru olacak; ama iç işlerine, devlet işlerine bakan değil de dış işlerine bakan bakanın sözü buna engel ne yazık ki.
    O günlerde bir de Malatya’da iç çamaşırı satanlara yönelik uyarı var ki hem yazı alanımı; hem de spor sayfasını sınırlayan çizgilerin dışına çıkmamak için hiç değinmeyeceğim o konuya.
    Müslüman hükümet ve ılımlı Müslüman sözüne bile dayanamayan başkanı, insanlar arasında nasıl bir ayrım yapıyor Müslümanlar, laikler diye. Sanki laikler Müslüman değilmiş, olamazmış, olmaması gerekirmiş gibi. Belki de dinin ılımlılaştırılmasından bu nedenle korkuyorlar.
    Anayasa’nın eşitlik ilkesine karşın, spor alanlarındaki azınlığa daha bir eşitlik sağlanıyor. Yanılmıyorsam (A) ulusal ayaktopu takımı oyuncularıyla ulusal sporcuların askerlik görevleri(!) 38 yaşına dek erteleniyor. Bu çok özel ve de çok güzel eşitlikten yararlananlar mı Müslüman, yoksa Anayasa’nın eşitlik ilkesine takılanlar mı? Bunu düşünen düşünmüş ne düşündüğü bilinmese de; ama en çok düşünmesi gerekenler bu olanaktan yoksun kalıp askere gidecek olanlar olmalı. Bir anlamda vicdani retçilere işkence ve dam var, öte yanda da asker olmamak için yurtdışına top oynamaya giden milli retçilere güler yüz ve zam var.
    Yasa anayasayla çatışmasının ötesinde, kendi içinde de çelişik gibi. Salt (A) ulusal takımdaki ayaktopçuları kapsıyorsa B, C, ümit, genç, onun altı, bunun üstü ulusal takımlarda oynayan ve oynamış olanlara ayıp edilmiş oluyor. Yok bütün ayaktopçuları kapsıyorsa o zaman diğer bütün sporculara haksızlık edilmiş oluyor. İlginçlikler çok gibi yasada. Müslüman yönetimin sosyal adalet yerine koymaya çalıştığı adil düzen böyle bir şey demek ki.
    Topçuların topladıkları hak salt bunlar da değil. Bilindiği gibi sele, depreme, kuraklığa, yangına ya da seçim yatırımına uğramış çiftçilerin vergi borçları bir yıl ötelenirken, hiçbir yıkımdan geçmeyen ayaktopçuların vergi borcu on yıl sonrasına itiliyor. Üstelik itelendiği yıldan başlayarak azar azar alınması kararlaştırılıyor. Yani, yıkıma uğramamış insanlar, uğramayacakları bir yıkım olasılığına karşı olağanüstü bir korumaya alınıyor. Ve buna da bir tek ATO başkanı karşı çıkıyor. Ama salt buna, askerlik konusuna değil. Tüccar adam ne de olsa.
    Doğrudur, bu ülkede birileri sorun yaşıyor; ama hangi birileri? Dini imanı para olanlar mı, açlıktan dininin gereğini bile yerine getiremeyenler mi? Yoksa Hayat’ı kararanlar mı, karartanlar mı? Ve de bunlardan hangisi Müslüman, daha Müslüman ya da en Müslüman? Sorun yaşayan Müslümanlar kim? Sorunları ne? Bu sorunları kimler yaratıyor? Müslüman değil mi yoksa onlar? Offff!.. Offff ! Orman niteliğini yitirmiş alan yaratmak için cayır cayır yakılan ormanlardan yayılan kavurucu yaz sıcağında yaşam kararmış giderken bir de Hayat’ı karartmayın sorunlu sorunsuz tüm Müslümanlar. Yazık oluyor yaşama da, Hayat’a da. Offf ki offf!..
    Yetiş Hayyam, yetiş…
    Ben kadehten çekmem artık elimi.
    Tutmam senin kitabını minberini.
    Sen kuru bir softasın ben yaş bir sapık
    Cehennemde sen mi iyi yanarsın ben mi.
    Üstün Yıldırım
    www.evrensel.net