MERCEK

  • Bir süre önce, sermaye gruplarına ait televizyon kanallarının birinde, “gezelim-görelim” türü belgesel bir programda, program yapıcının belki de güldürmek amacıyla kamerasını yönelttiği bir görüntü oldukça dikkat çekiciydi.


    Bir süre önce, sermaye gruplarına ait televizyon kanallarının birinde, “gezelim-görelim” türü belgesel bir programda, program yapıcının belki de güldürmek amacıyla kamerasını yönelttiği bir görüntü oldukça dikkat çekiciydi. Kameraya görüntüsü yansıyan genç bir Kürt kızı bir yandan soruları yanıtlamaya çalışıyor, diğer yandan durmaksızın sakız çiğniyordu. İzleyicide farklı tepkilere neden olabilecek bu görüntü kamera hareketiyle tekil olmaktan çıkıyor ve fındık toplayıcı onlarca işçi genç kızın çalışırken durmaksızın sakız çiğnemeleriyle daha ilgi çekici olmaya/renklenmeye başlıyordu. Durum programcının ilgisini de çekiyor olmalı ki, bir süre sonra “siz hep böyle sakız mı çiğnersiniz” diye soruyor. Genç kız işçilerin verdikleri yanıt, ‘kitlesel sakız çigneme’nin fındık yenmesini önleme amaçlı bir “patron tedbiri” olduğunu ortaya koyuyordu.
    Kimi izleyicinin “eğlenceli” sayarak gülüp geçmesinin güçlü olasılık olduğu bu durum, oysa işçilerin, özel olarak da mevsimlik işçilerin ‘dünyası’na dair; o ‘dünya’nın gerçeklerinin bir yanını gözler önüne getirmişti. Program yapıcının amacından bağımsız olarak, belki de izleyici ilgisini artırma amaçlı güldürü olarak baktığı bu “kareler”, işçi ve emekçilerin kapitalist dünyadaki yeri ve kapitalist açıdan ‘gördükleri değer’ yönünden de çarpıcıydı. Fındık tüccarı ya da bahçe sahipleri, kazanacakları para miktarının düşmemesi için fındık toplayıcısı mevsimlik işçinin ağzına “gem vurarak” fındık yenmesini önlemeye çalışırken, bireylerin ancak istemleri durumunda gerçekleştirdikleri sakız çiğneme, patron emriyle zorunlu bir yaptırım haline getiriliyordu.
    İnsani-ahlaki açıdan yadırganacak bu durum, daha geniş boyutlu olarak kapitalist sistem ve onun insan ve emekçi karşıtı yasalarıyla ilişkili somut gerçeğin çarpıcı bir örneği olarak alınabilir. Ancak genel olarak işçinin özel olarak mevsimlik işçinin kapitalist dünyadaki yaşamında bu tür örneklerin tekil olmadığı, aksine genel-geçer işleyişin tekil yansımaları olduğu bir gerçektir. Mevsimlik işçilerin gerçeği, yalnızca en ağır çalışma koşullarında, barınaksız, sosyal haklardan yoksun, ‘elçi’ ve ‘ustabaşı’ların patronlar-çiftlik sahipleriyle anlaşmalarına uymak zorunluluğu içinde ve düşük ücretle çalışmaları değildir. Onların “en acımasız” gerçeklerinden biri, genç-yaşlı; kadın-erkek; ‘çoluk-çocuk’ yollara düşmeleri, çoğunlukla yaşadıkları topraklardan uzaklarda, çok olumsuz coğrafi-sosyal koşullarda çalışmak zorunda kalmalarıdır. Tütün, fındık, pamuk, çay, kayısı toplayıcısı mevsimlik işçilerin kamyon kasalarına doluşarak yollara düştükleri, hemen her yıl yüzlercesinin trafik kazalarında öldüğü, binlercesinin sakatlandığı; Kürt kökenli olanlarının gittikleri yerlerde “terörist”-“bölücü” uygulamasına tabi tutuldukları; çalışma mevsimi süresince ailelerin “aile boyu” işçileştiği, çocukların okula ya hiç gitmediği ya da çalışma zorunluluğu/ihtiyacı nedeniyle okulu bıraktıkları, bu gerçeğin diğer yanıdır. Yoksul, topraksız, az topraklı aileler ve çocukları göç yollarını aşarak, ‘börtü-böcek arasında’ konaklayarak, temiz içme suyuna hasret, gün doğmadan işe koyularak günbatımına dek çalışmak zorunda kalarak yaşamlarını ‘idame ettirmeye’ çalışırlar. Çoğunun bebekleri bu ortamlarda büyür, bir kısım kadın bu koşullarda doğum yapar ve çalışmayı da bırakmazlar. Kendi deyişleriyle “her yere gidip çalışmak” zorundadırlar; fakirdirler, başka işleri de yoktur! “Yevmiye”leri “kurtarmıyor” olsa da; işleri geçici, çalışma koşullarını ‘patron’larının “merhameti” belirlese de çocuklarını toz-toprak ve çamur içinde bırakarak sabah altıdan akşam yediye dek çalışmak zorundadırlar. Bu süre içinde topladıkları ürünün türüyle değil miktarıyla ilgili olmak zorundadırlar. Pamuk, tütün zaten yenemez, ama fındığı, kayısıyı ağızlarına atmamalıdırlar. Yenecek her bir fındık, her bir kayısı tanesi patronlarının/çiftlik-bahçe sahiplerinin kaybı olacaktır!
    Bu tür bir ‘yaşam’ın önceden belirlenmiş kader olmadığını, göçmen-göçmen olmayan mevsimlik işçilerin bir kesimi de biliyorlar. Kentlerinde yeterli iş olanaklarının ve insanca yaşayabilecek bir gelirlerinin olması yollara düşmelerini, yollarda can vermelerini engelleyebilir, başka bölgelerdeki işçilere karşı “ücret düşürücü yedek işgücü” olarak kullanılmalarını ortadan tümüyle kaldırmasa da azaltabilir. Çalışabilir iş olanakları ve geçimlerini sağlayacakları gelirlerinin olması durumunda çocuklarını okullarından almak zorunda kalmayacaklardır. Bebekleri çamur-toz-toprak içinde, sağlıksız koşullarda ve beslenme yetersizliği içinde büyümek -o da olabilirse- zorunda kalmayacaklardır. Bunun olanakları vardır, düzeltici ve iyileştirici önlemler mümkündür. Ama kapitalist sömürü düzeninde insan ve sağlığı; emekçi ve çocuklarının bir önemi yok-tur. Esas olan sömürü düzeninin devamı ve kapitalistlerin kârlarını artırmalarıdır. Bundandır ki kendini “herkesin hamisi-koruyanı” olarak lanse eden burjuva devleti ve “herkese yardımı inanç saydıklarını” reklam ederek yalan üzerinden yurttaşları yedeklemeye çalışan sermaye hükümetleriyle partileri, işçi ve emekçilerin çocuklarının hayatıyla ilgili değildirler. Ve onların egemenliği var olduğu sürece, en küçük hak ve yaşamın iyileştirilmesine yönelik düzenlemeler ancak uğruna kavga edilerek, işçi ve emekçilerin güç ve eylem birliğiyle mümkün olmaktadır. Emekçilerin bugün daha net görmeleri gereken de budur.
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net