savaşlar, darbeler, göçler

Halkların birbirine kırdırılması emperyalistlerin çok çok önceleri buldukları, çok da sıkça kullandıkları bir yöntem. Hepsinde kurulan cümleler aynı: “Biz aslında barıştan yanayız, savaş istemiyoruz. Ancak...”


Halkların birbirine kırdırılması emperyalistlerin çok çok önceleri buldukları, çok da sıkça kullandıkları bir yöntem. Hepsinde kurulan cümleler aynı: “Biz aslında barıştan yanayız, savaş istemiyoruz. Ancak...” Bu küçücük ‘ancak’ sözcüğü çok şey ifade ediyor. Bazen “Bizim olan toprakları ötekiler işgal etti”, “Bizim olan toprakları ötekiler bölüyor”, “Bizim olan topraklarda bizim konuştuğumuz dil konuşulur, ötekiler de bu dili öğrenmek zorunda”, “Ötekiler benim dilimde şarkılar söylesin, benim gibi dans etsin, benim istediğim gibi yaşamını sürdürsün ya da buradan gitsin”...
Bunlara daha nicesini eklemek mümkün tabii. “Ancak”la başlayan bu cümleler sonunda; bombardıman altında kalmanıza, ölmenize, daha da kötüsü sevdiklerinizin yok oluşuna tanıklık etmenize neden olur. Bunlar günlük yaşantınız haline geliverir. Yoksulluklara, yoksunluklara bir de göçler eklenir. Savaşlar, çatışmalar, darbeler; dinlerine, dillerine, kültürlerine, iklimine, bitki örtüsüne yabancı olduğunuz topraklara atar sizi.
Osmanlı-Rus savaşı nedeniyle 1877-1878 yılları arasında çok sayıda Gürcü yer değiştirmek zorunda bırakılmıştı. Anadolu’nun çeşitli bölgelerine dağıtılmış olan çok sayıda Gürcü yaşamaktadır. Savaşın ve göçün yaralarını sarmak, öteki olarak yaşamaya alışmak çok da kolay olmaz.
Benim dedelerim de 300 yıl önce Artvin’e, oradan Balıkesir’in Gönen ilçesine gelmişler. Yaşlılar Artvin demezler, memleket diye söz ederler hâlâ. ‘Memleketten geldim, memlekete gidiyorum’ derler. Tıpkı geldikleri yerlere benzeyen araziler aramışlar. Köyler kurmuşlar, neredeyse tıpatıp aynı eski benzerleriyle. Kuşaktan kuşağa azalmasına rağmen Gürcüce konuşurlar. Hâlâ çocuklarını “Şen çiri me” (Senin dertlerin benim olsun) diye severler; hâlâ ağrıyan gözlerini iyileştirmek için Gürcüce dualar okurlar. Yaşlılar rüyalarını Türkçe görmezler. Kızdıklarında Gürcüce küfrederler. Gürcüce manilerle söylerler dertlerini.
Aradan geçen 300 yılın silemedikleri bunlar. Kazandırdıkları da var kuşkusuz. Birbirlerinden çok şey öğrenmişler. Koçbayır köyünde yapılan sünnet düğününde Çerkez, Türk, Laz, Roman, Balkan ve Gürcü müzikleri çalındı ve oyunlar oynandı. Düğün yemeklerinde de bu kültürlerin bileşimi hakimdi. Teşekkürler, iyi niyet dilekleri, şakalar uçuştu her dilde.
Milliyetçi şoven kışkırtmalar gündeme gelmediğinde öylesine kolay, öylesine güzel ki “ötekilerle” barışık yaşamak. En çok da Kafkas halkları için mümkün bu. 1945’lere kadar sosyalizmin kazanımlarıyla gerçekleştirildi bu. Federasyonlar, otonom bölgelerle hem farklılıklar güvence altına alındı, hem de bunların birleşimiyle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) oluşturuldu. Sosyalizmin geçici yenilgisinin ardından emperyalizm, her zaman en geçerli yol olarak gördüğü etnik ayrılıkları körüklemeyi görev edindi.
Gelinen noktada birinin farklılıklarını kabullenmek, bu farklılıkları yaşanan toprakların bir zenginliği olarak görmek, barış içinde eşit haklara sahip yaşam sürdürebilmek özlemi yakıcı bir hal aldı. ABD’nin uzun süredir darbelerle müdahale ederek yönlendirdiği Saakaşvili eliyle başlatılan Osetya saldırısı ve ardından Rusya’nın müdahalesi sonucunda başlayan savaşın faturası, bölge halklarına çıkmıştır. Başta ABD, Rusya, Avrupa Birliği’ne Saakaşvili’ye şunu söylemek gerekiyor: Kafkas halkları bir gün yine eskisi gibi halkların kardeşliğinden, özgür birlikteliklerden yana olur, etnik çatışmaların emekçi halklara bir şey kazandırmadığı dersini çıkarırlarsa vay halinize! Bunun gerçekleşmediği koşullarda ise Kafkasya halklarının payına bu yıkımın acıları, yoksulluğun bir kat daha artması, milliyetçiliğin yüreklere attığı kin ve nefret tohumları, bir de zorunlu göçler kalır. Zorunlu göçlerin anlamını kuşaklar boyu yüreğinde taşımayan farklı milliyetler var mıdır bilmiyorum. Ama göçler herkesi yaralar; ister Kafkasya’dan, ister Balkanlar’dan, isterse ta çok övgüyle bahsedilen Orta Asya’dan gelsin, fark etmez. Hatta güneydoğu’dan, doğu’dan başka kentlere olması da fark etmez. Yüzyıllar boyu yapışır kalır gönüllerde. Çünkü diller ve milliyetler bizim seçimimiz değil; bu yüzden de ne övünülecek, ne de utanılacak şeylerdir.
İlknur Yılmaz
www.evrensel.net