ALBATROS

  • Son 15 yıldır barış için çaba harcamış aydın, yazar ve insan hakları savunucularının da yazılarına yer veren, barış için koy verilmiş bir çığlık olan, Yüksel Genç’in “Barışa Tutunmak” adlı kitabını 1 Eylül vesilesi ile yeniden okurken,. bir yandan da, Gandhi’yi hatırlıyordum.


    Son 15 yıldır barış için çaba harcamış aydın, yazar ve insan hakları savunucularının da yazılarına yer veren, barış için koy verilmiş bir çığlık olan, Yüksel Genç’in “Barışa Tutunmak” adlı kitabını 1 Eylül vesilesi ile yeniden okurken,. bir yandan da, Gandhi’yi hatırlıyordum. Barış için savaşmanın zorluklarını, ne kadar büyük bir sabrı, ne kadar derin bir felsefi bakışı gerektirdiğini düşünüyordum…
    Ne çabalar harcandı ve ne fırsatlar kaçırıldı Barış için son geçtiğimiz15 yıl içinde…
    1991 yılı gerçek bir barış insanı olan ve Kürtçe yasağına karşı gerçekleştirdiği sivil itaatsizlik eylemi ile onun kalkmasında etkili olan Vedat Aydın’ın ölümü ile karanlık bir biçimde başlamış, ama 1991 Ekim seçimleri ile bir umut kapısı aralanmıştı. 12 Eylül’ün iki ana yasaklı/vetolu liderinin partisi Demirel ve İnönü’nün partileri, DYP ve SHP, demokratikleşme vaatleri ile seçimlerden başarı ile çıkmışlardı. Ve oluşturulan koalisyon hükümetinin mayasında, bu hükümetin demokratikleşme programı nedeniyle, Kürt özgürlük hareketinin de harcı vardı.
    Ama Barış için uzatılan bir el, en baştan boşlukta kalacaktı.
    Daha Meclis’in açıldığı ilk gün Leyla Zana, ettiği yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliğine kendi anadilinde adayışı, Demirel başta olmak üzere bir çok üyenin çirkin protestoları ile engellenmek istendi. Boğazımıza düğümlendi daha o ilk an, onurlu biçimde kardeşçe barış içinde bir arada yaşama hayali…
    1992 Newroz’unun kana bulanışı…Bölgeden gelen inanılmaz raporlar…
    1993 Baharı ise Barış rüzgarları ile başlamıştı. Gözümün önünde Öcalan’lı, Burkay’lı, Talabani’li bir fotograf… İlk kez barış ciddi bir umut oluyor, Kürt tarafının ortak sesi ile… Sanki Barış’ın elle tutulacak kadar yakın olması, Bay Demirel başta birilerini ürkütüyor. Bir ayak sürüme süreci başlıyor. Kapılı kapılar ardında, Kürt sorununu çözmüş bir devlet başkanı olmayı hayal ettiğini söyleyen Özal’ın vakitsiz ve karanlık ölümü…Çankaya’ya çıkan Demirel’in sanki bir şeyler bekliyormuş gibi ayak sürümeye devam etmesi…Demirel’in de davetli olduğu, Demirel’in de davetli olduğu, olumlu karşıladığını söylediği Demokrasi Kurultayına, ne hikmetse Ankara Valiliğinin izin vermeyişi, Öcalan için Diyarbakır’da çıkarılan gıyabi tevkif kararı, ateşkes ilan eden gerilla güçlerine yönelik saldırıların devam etmesi, Demirel’in, “Hazirana kadar bekleyeceğiz, Af için erken” deyişi…Gerillanın dağdan inmesi için formül arayışları…
    Ve nihayet 33 silahsız askerin katledilmesi provokasyonu ile, savaşta her şey mübah anlayışının egemen oluşu, ülke tarihinin en karanlık sayfalarının açılışı…
    Oysa barış elle tutulacak kadar yakındı 1993 yılında…
    1993 yılında, Viyana’daki BM’nin İnsan Hakları Konferansı sırasında, Bosnalı çocuklarla birlikte Zagrep’ten Viyana’ya Barış Treni ile gidişimizi hatırlıyorum. Kürtler de BM binasının önünde açlık grevi çadırı kurmuştu…
    Gözlerimizin önünde Bosna’da bir soykırım yaşanıyor ve bundan ders almak yerine, inadına kirli bir savaş tırmandırılıyordu.
    Bu tırmanış karşısında, 1993 Aralık ayında Yaşar Kemal’in öncülüğünde bir grup aydın ve insan hakları savunucusunun düzenlediği , Hilton Otelindeki Demokrasi Kurultayını hatırlıyorum.
    Kirli savaş konseptini benimsemeyen İnönü’nün siyasetten çekilişi. Köy boşaltmaların, kayıpların, yargısız infazların inanılmaz tırmanışı, kurumlara bombalar konulması, hoşgörü altında gerçekleştirilen Hizbullah saldırıları…
    IHD heyeti olarak kendisini ziyaret ettiğimizde, bu tırmanışa dikkat çektiğimizde Demirel, cebinden çıkardığı bir kağıt ile, gerilla eylemlerini sıralıyor…Bakış açısının Filistin sorunundakinden bir farkı yok, Ahti Atik’ten kalma bir anlayış: Göze göz, dişe diş! Bu bakışla Barışa nasıl ulaşılır ki?…
    Ve Türkiye’nin onuru Yaşar Kemal, herkese gözdağı vermek için, Kürt sorununun barışçıl çözümünden yana görüşleri nedeniyle mahkum ediliyor. Bu kitaba bir yazısına bu kitapta yerverilen Ahmet Altan’ın ‘90’lı yıllardaki mahkumiyeti ile barış yanlısı yazarlar susturulmak istendi.
    Buna rağmen Kürt halkı arasında yükselen barış özlemi dinmek bilmiyor. 1996 yılında HADEP’in Kadıköy’de düzenlediği onbinlerin katıldığı Barış mitingini hatırlıyorum, o büyük coşkuyu…
    IHD olarak hazırladığımız Diyarbakır’a giden Barış Trenini hatırlıyorum, yine onbinlerin Haydarpaşa’dan yolcu ettiği, Diyarbakır’da on binlerin coşku ile karşıladığı…
    1997 yılında Ağustos ayı sonunda Brüksel’den Musa Anter Barış Treni kalkacak. Türkiye’den de bir çok aydın ve yazar imzaları ile bu barış seferine destek veriyor. Bütün Avrupa’yı aştıktan sonra 1 Eylül’de Diyarbakır’a ulaşacak. Mesut Yılmaz başbakan. Adeta bir barış paniği yaşanıyor. Hükümetin baskıları ve tehditleri sonucunda, trenin geçeceği Alman hükümeti başta, bazı ülkeler, “güvenlik” nedeni ile, parası ödenmiş bileti alınmış bu seferi iptal ediyor. Trene destek verenler arasında Nobel Barış ödülü sahibi Timorlu Jose Ramos Horta da var. Brüksel’deki basın toplantısında Horta, “Kürt sorunu, Filistin ve Timor’dan farklı değil” diyor ve “Yahudi halkının geçmişteki sıkıntılarından da” diye devam ediyor. “Realpolitik Holokaust’a izin veriyor. Pragmatizm sonucunda Batı güçleri Saddam’ı. Gözlerimizin önünde Kürt halkına karşı kullanılan kimyevi silahları Saddam’a onlar verdiler. İslam fundemantalizmine karşı Saddam’ı kullanmak istediler, ancak o Kuveyt’e saldırdıktan sonra tavır aldılar. Timor’da da bu pragmatizm sürüyor. Oysa Nobel Barış Komisyonu olarak, insan haklarını ihlal eden ülkelere silah vermeyin diyoruz. Oraya gitmeyi başarırsanız Leyla Zana’yı almadan gelmeyin!”
    Çeşitli ülke aydın ve sivil toplum mensuplarından oluşa Barış Yolcuları, seyahat haklarının kısıtlanmasını protesto ettikten sonra Türkiye’ye geliyorlar ve otobüsle tarihi yürüyüşlerin devam ediyorlar. Haluk Gerger, “Türkiye’de barış için çalışmak suç ama biz bu suçu işlemeye devam edeceğiz” diyor.
    Ve Musa Anter’in Barış Yürüyüşü otobüslerle devam ediyor. Geçilen her yörede, kitlesel barış çığlığı yükseliyor. Barış yürüyüşçülerini karşılamaya gelen halk engelleniyor her yerde. Ve nihayet Siverek’te Musa Anter Barış Seferini tanklar durduruyor. “Bir santim daha ileri gidemezsiniz” deniliyor onlara…Ve Barış Seferine katılanlar, İstanbul’da şiddete maruz bırakılıyor.
    Eşber Yağmurdereli “Barış için Bir İmza, Barış için Bir Milyon İmza” kampanyasını başlatıyor. Barış isteyenler arasında toplumun her kesiminden, her inanıştan, her siyasal görüşten insanlar var. Noter onaylı 1 milyon imza TBMM başkanı Hikmet Çetin’e teslim ediliyor. Bay Çetin şimdi Afganistan’da barış tesisi için çaba harcıyor. Keşke ülkede barış için çaba harcasaydı. Herhalde ülkede barışı sağlamak için Afganistan’dakinden daha fazla şans vardı. Eşber’in barış çabası da yanıtsız kaldığı gibi, tahliye kararı iptal edilip tekrar zindana konuluyor.
    Sözde demokratikleşme yanlısı Mesut Yılmaz hükümeti, Barış Trenini iptal ettirmeyi büyük başarı sayıyor, ama yolsuzluk iddiaları nedeni ile iktidarı utanç verici bir biçimde terk etmek zorunda kalıyor.
    Susurluk olayı, kirli savaş ağını ortaya çıkarma fırsatı yaratıyor, ama 28 Şubat müdahalesi ile ustalıkla maskeleniyor. Militarizm, “şeriatçılık” ile cebelleşirken, Kürt sorununun barışçıl çözümünden yanaymış gibi sinyaller gönderiyor. Yanıtsız kalan tek yanlı ateşkes sayısını ise, ben de unuttum.
    Ecevit azınlık hükümeti ise, parlamentoda yeterli desteğe sahip olmadığı gerekçesi ile, demokratik reformlar konusunda daha önceki hükümetler gibi ayak sürümeye devam ediyor.
    Ve nihayet 1999 yılında uluslar arası bir komplo ile Öcalan, Ecevit hükümetine armağan ediliyor ve bambaşka bir süreç başlıyor. Kürt ve Türk halkının soğukkanlılığı, yapılan bütün provokasyonlara karşın, emperyalizmin beklediği bir iç savaş tehlikesinin eşiğinden dönülmesini sağlıyor.
    Barışa yönelik Uzun Yürüyüş devam ediyor. Gandhi anlayışı kitleselleşiyor.
    1999 seçimlerinde milliyetçi sol ve sağ koalisyon hükümeti iktidara geliyor. Buna rağmen Kürt halkının barış beklentisi devam ediyor. En zor dönemde, yerel iktidarlar düzeyinde iradesini göstererek, siyasal demokratik çözümün mümkün olduğuna işaret ediyor.
    Hala gerilla dağdan nasıl indirilir tartışması yapılıyor. Oysa gerilla, Yüksel Genç’in kitabında yansıyan barış coşkusu ile daha 1999’larda, en karanlık dönemde dağdan indi. Nasıl belleksiz bir toplumda yaşıyoruz. Ve şimdi geldiğimiz nokta aynı. Gençleri dağdan nasıl indiririz diye sihirli formüller arayışı içindeyiz.
    İki yanda da yaşamını yitirenlerin bizim gençlerimiz olduğunu ne kadar çabuk unutuyoruz.
    Oysa Gerilla dağdan kendi indi. Ama gelen Barış Gruplarının eli boşta kaldı. Oysa bu, dünyanın en çatışmalı bölgesinde yakalanmış bir altın fırsattı. Belki bu bir örnek olarak, bütün Orta Doğu’da barışın kapısını aralayabilirdi. Ama bu savaş tacirlerinin, savaştan rant sağlayanların işine gelmezdi.
    Düşmana ve sadece onu inkar ve yok etmeye programlanmış savaş terminatörlerine verilecek en iyi yanıt, onları “düşmansız bırakmak” belki de.
    Çünkü “düşmansız kalmak” onların varlık nedenini ortadan kaldırır.
    Ve bu, onların en büyük korkusu, inanın.
    Ragıp Zarakolu
    www.evrensel.net