Fotoğraf: Evrensel

zekiye teyze ermeni idi

İnsanın çocukluğu ve gençliği Doğu ve Güneydoğu’da geçer de, “gayrimüslim” bir komşusu, tanıdığı, okul ya da iş arkadaşı olmaz mı? Doğup büyüdüğüm Diyarbakır’ın son kırk yılını pek bilemiyorum.


İnsanın çocukluğu ve gençliği Doğu ve Güneydoğu’da geçer de, “gayrimüslim” bir komşusu, tanıdığı, okul ya da iş arkadaşı olmaz mı? Doğup büyüdüğüm Diyarbakır’ın son kırk yılını pek bilemiyorum. Arada sırada gitsem de kulak asma, elli yıldan çok oldu, hâlâ rüyalarıma giren Diyarbakır’dan ayrılalı.
Nasıl anımsamam, akranım Hristiyan arkadaşlarımı… Hristiyan komşularımız (o zamanlar ağırlıklı olarak Süryani ve Ermenilerdi) bizim bayramımızı, biz onların bayramını kutlardık. Hristiyanlar arasında ünlü terzi, kuyumcu, ipekçi tüccarlar olduğu gibi, bakır ve kalay işlerinde çalışanlarla yapı ustaları da vardı. [Süryanilerin komşu kent Mardin’de nüfus olarak çoğunlukta olduğu söylenirdi. O kadar ki, bu çoğunluğun kendilerine zarar vememesi için (olmalı) yerel seçimlerde bir bölümü oy kullanmazmış.]

***
İlkokul son sınıfta (1946) idim. Yıllar önce konulan yasak kaldırılınca, bütün Türkiye’de pıtrak gibi Kuran kursu açıldı. 1950’ye doğru ve sonrasında komünizm düşmanlığı “gayrimüslim” düşmanlığıyla birlikte uç vermeye başladı. Hiç unutmuyorum, ortaokula başladığım yıl sınıfımızda Saadet adında bir Ermeni kızı vardı. Beyaz teni, iki örgü kumral saçı ve iri siyah gözlerinden önce onun güler yüzü ve sevimliliği insanı çekerdi. Derslerinde de başarılıydı. Babası ikinci yıl Saadet’i okula göndermedi. Duyduğumuza göre mahallenin Müslüman çocukları kızını rahatsız ediyormuş.

***
Sanırım ortaokulda ikinci sınıfa geçtiğimiz yaz tatilinde, babam beni Balıkçılarbaşı’nda küçük bir kasketçi dükkânına çırak verdi. Dükkân babamın işine olduğu kadar, evimize de yakındı. Ustam, Yunan adında Mardin Süryanisi idi. Diyarbakır’ın tanınmış kuyumcusu İlyas Bey’in kızıyla evliydi. Ustamın adı öyle bilinen Hristiyan adlarına benzemiyordu. O da anlaşılan pek hoşnut değildi ki, dükkânın tabelasında Yunan ön adını Y. olarak yazdırmıştı. Mesleğinde düzgün biri olarak bilindiği gibi, çevresinde sevilen medeni bir insandı. Çok yakınları dışında, müşterilerle konu komşusu ona hep Yunus Usta diye sesleniyordu.
***
Zamanı gelince üniversite için Ankara’nın yolunu tuttuk. Birçok kez yazdım. O sıralar birkaç fakülte dışında sınavsız giriliyordu üniversiteye. Devam zorunluluğu olmadığı için Hukuk Fakültesine yazılıp, yarı resmi bir kurumda çalışmaya başladım. O zamanlar lise mezunları değerli idi. Kaç yıldır Diyarbakır’da ufak ufak başlayan yazma eylemini de Ankara’daki gazete ve dergilerde sürdürmeye, bu arada bir çevre edinmeye çalışıyordum. Haftanın birçok akşamında ünlü Posta Caddesi’ndeki koltuk meyhanelerine takılıyordum. Her seferinde nice insan tanıyordum… Birkaç kadehten sonra insanlar kimin nereli olduğunu, ne iş yaptığını vb. öğreniyordu. Yıl ‘56 sonu ‘57 başı olmalı. İzmirli Suat adındaki meyhane arkadaşım Diyarbakırlı olduğumu öğrenince, “Yahu” dedi, “bizim yaşlı bir kadın komşumuz var, Diyarbakırlı.” “İyi” dedik. Gülüştük.

***
Aradan üç beş ay geçti, bir gün trenle gelecek bir yakınımı karşılamak üzere gara gitmiştim. Öğleden hemen sonraydı. Hava sıcak olduğu gibi, ortalıktaki yoğun kalabalık da insanın hareketini ağırlaştırıyordu. Derken kapının birine dayanmışken İzmirli Suat’la burun buruna geldik. Aylardır hep akşamla birlikte meyhanede gördüğüm arkadaşımla ilk kez gün ışığında karşılaşıyordum. Beni görür görmez çığlığını patlattı. “Bak” dedi “sana hep sözünü ettiğim hemşehrin burada.” Yaşlı kadını biraz hava alsın diye birlikte getirmişler. Suat’ın arkasına gizlenmiş gibi; o sıcakta bile kalın siyah mantolu ve başı eşarplı ufak tefek bir kadın. Ayağındaki siyah lastik ayakkabıyı sonradan görecektim. Benden hemen adresimi istedi. Bir kâğıda yazıp verdim. İnsan hayatında, pek çok konuda, üstelik “kılpayı” değerinde rastlantıların o denli rolü var ki… İşte örnek: Garda görmeseydim bir daha hayatımız boyunca karşılaşma olasılığımız bile olmayacak Zekiye teyze ile yaklaşık yirmi beş yıl süren tanışlığımız, hukukumuz böyle başlamıştı işte.

***Teyze birkaç gün sonra çalıştığım kuruma geldi. Evi de işyerime çok yakınmış. Bir gün beni öğle yemeğine çağırdı. Gününü de söyledi. Kalktım gittim. Çoktandır yememiş olabilirim diye Diyarbakır yemeklerinden pişirmişti. Temiz ve örtülü alçak masada tek kişilik çatal kaşık vardı. O gün öğrenecektim; çok çok zorunlu olmadıkça evinde ya da dışarıda kimseyle yemek yemezmiş. Teyzenin ağzında tek dişi bile yoktu. Anlattığına göre kimsenin elinin ağzına girmesini istemediği için de bugüne kadar protez yaptırmamış.

***
Epey sonra, içki sevdiğimi öğrenince, aldığı taze üzümlerden bana birkaç şişe şarap yapmıştı evde. Yemekleri bir harikaydı. Zaman zaman uğrayıp öteberi götürüyordum teyzeye. Bazen on beş yirmi gün görüşmediğimiz oluyordu. Sıkıldığında ya komşulardan telefon ettiriyordu ya da kalkıp geliyordu işyerime. Gide gide bana bağlanıyordu. Neredeyse torunu yaşındaydım. söyleşmek için güveneceği kimseyi sonunda bulmuştu sanki. Bir zaman sonra, kendisiyle, hayatıyla ilgili kimi olayları anlatmaya başladı.

***
Diyarbakır’a yakın olduğunu söylediği, hemen tümü Ermeni olan Satı köyündenmiş. Babası ve bir ağabeyi Çanakkale Savaşı’nda şehit olmuş. 1915 katliamı başladığında köydeki erkekler götürülürken, teyze de iki çocuğunu alarak pek çok kadın gibi köyün kilisesine sığınmış. Dediğine göre çocukları burada açlıktan ölmüş. (Buraya bir mim koyacağım. Sonraları bir vesileyle teyzenin ‘yedirme / doyurma’ bakımından bu gibi tavrını gördüğümde artık şaşırmıyordum.)
***
Daha sonra kendisi bir yolunu bulup Diyarbakır’a gitmiş. O zaman akça pakça, mavi gözlü genç bir kadınmış. (Çocuk yaşta geçirdiği rahatsızlıktan ötürü gözlerinden biri kapanmış.) Önüne çıkan birinin sözüne aldanıp evlenmek üzere onunla Elazığ’a gitmiş. Adam teyzenin birkaç altınını çarpıp gözden kaybolmuş. Sonra tekrar ver elini Diyarbakır! O sıralar ve daha sonra da Diyarbakır’ın ünlü zenginlerinden Sedat Dicleli’nin konağına aşçı olarak kabul edilmiş. Burada uzun bir zaman geçirmiş. Sedat Bey’in yurtdışında ekonomi doktorası yapan kardeşi Vedat Dicleli, 1946’da Diyarbakır’dan milletvekili seçildi; son CHP hükümetinde de devlet bakanlığına getirildi. O sıra eşi de doğum yapmış. Bunun üzerine Vedat Bey ağabeyinden ev ve yemek işlerinden anlayan bir yardımcı isteyince Zekiye teyzeye Ankara’nın yolu görünmüş. Zekiye teyzenin anlattığına göre daha sonra aynı hükümette başbakan yardımcısı Nihat Erim’le, milli eğitim bakanı Tahsin Banguoğlu’nun evinde çalışmış. Bir de adını anımsayamadığı bir paşadan söz ederdi.

***
1950’den sonra biriktirdiği üç beş kuruşu Karadenizli bir pastahane sahibi ile Sakarya’da domuz kasaplığı yapan birine vermiş. Aldığı inanılmaz düşük faizle geçinmeye çalışıyordu. Zaman geldi, buralardan da para alamaz oldu, sonunda alacağını borcunu unuttu…

***
Zekiye teyzenin sonu iyi gelmedi. Acıların, haksızlığın daniskasını yaşadığı dünyada rahatça ölümü bile tadamadı. Aile hayatımın, işlerimin elverdiği ölçüde onu yalnız bırakmamaya çalışsam da tabii bu hiç yeterli olmuyordu. Kimselerde kalmazdı, olur olmaz yerde yemek yemezdi. Zaman zaman gelip bizde kalması için karım ve çocuklarım ne yaptılarsa onu ikna edemediler. Sonunda 1982’de Ankara Numune Hastahanesinde (herhalde 90 küsur yaşında idi) kendisine hiç şefkat göstermemiş bu dünyaya gözlerini kapadı.Not: 1985 yılında çıkan ikinci öykü kitabım “Şey…”de [De Yayınları, İstanbul (tükendi)] Zekiye Teyze başlığıyla onu uzun uzun anlatmaya çalıştım. Ne yazık ki o öyküde (verilen nüfus cüzdanında Zekiye Yücel ve Müslüman yazılıydı) teyzenin Ermeni kökenine değinmemiştim. İşte burada yazıyorum.
5 Eylül 2008
evrensel olmak - Remzi İnanç
www.evrensel.net