Aladağlar’ın ‘Duru’ acısı

‘Müzik tarihi bir şekliyle, yeteneklilerle yeteneksizler arasındaki savaşın arenasıdır. Tanju Duru, bahsedilen ilk grubun usta savaşçılarından biri...”


‘Müzik tarihi bir şekliyle, yeteneklilerle yeteneksizler arasındaki savaşın arenasıdır. Tanju Duru, bahsedilen ilk grubun usta savaşçılarından biri...” böyle başlamıştı Tanju Duru’yla, 2007 yılının Ağustos’unda gerçekleştirdiğimiz röportajın giriş yazısı. O, kırk beş yıllık, dingin ve durgun yaşamını, eşsiz müzik yeteneğini, birikimini, sevenlerini, doğaya olan tutkusunu, Aladağlar’ın keskin uçurumlarından birinde bıraktı. Tanju Duru’yu Niğde’nin Aladağlar’ında bir dağ tırmanışında kaybettik. Şimdi çaresizce “müzik tarihinin yeteneklilerle yeteneksizler arasındaki savaşın arenasında, Duru, yetenekli usta bir savaşçıydı” diyebiliyoruz.
Babasının müzik ve tarih öğretmeni olması, Tanju Duru’nun da her iki alanda kendini yetiştirmesinin belki de ilk ipuçlarıdır. Ve çoğu zaman eksik kalan, tamamlanamayan “yetenek” ve “birikim” bütünleşmesi, Duru’nun, hayatın ve sanatın üzerinde sağlam temellerle yükselişinin ayaklarından biridir sadece. Tanju Duru’nun hayata dair kaygısı sadece notaların yan yana kusursuz dizilişi değil, o notaların bir de hayatla estetize edilmesi gerekliliğiydi.
Mütevazı stüdyosunda bizi ağırlarken, sadece, yeni çıkardığı albümü hakkında konuşmayı bekliyorduk Tanju Duru’yla. Yanılmıştık. 12 Eylül ve onun o bulanık estetiğinden, kurumsallaşmasından çevre duyarlılığına, 6–7 Eylül olaylarından Hrant Dink’e kadar geniş bir yelpazeye yaydı sohbetimizi Duru. Stüdyosu Mütevazı dediysek yanlış anlaşılmasın. Bir o kadar tanınan, bilinen müzik insanlarını ağırlamıştı o stüdyo. Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur, Akın Eldes, Pinhani, Ayşe Tütüncü, Muammer Ketencoğlu ve daha nice isim. Hepsi ya nefesiyle ya da dokunuşlarıyla konuk olmuşlardı bu ev stüdyosuna. Ve Tanju Duru’nun albüm hazırlıkları haberini alınca koşa koşa gelmişlerdi 2007’nin bizce en önemli çalışmalarından biri olan ‘Duru Zamanlar’a. Tanju Duru’nun müzikal anlayışının dışavurumu da denebilecek bir albüm olan “Duru Zamanlar” ilk çıktığında internet sitelerinde halk müziği, pop-rock ve hatta sanat müziği listelerinde bile değerlendirildi. Belli bir türün albümü değildi ‘Duru Zamanlar’. “Çok zorlarsak, tam karşılamasa da akustik-alternatif bir müzik albümü diyebiliriz...” şeklinde değerlendiriyordu albümünü, Duru. Ne ilginçtir; albümünün 3.şarkısı olan “Ağrı Zamanı” nı bir dağ tırmanışı sırasında kaybettiği arkadaşlarına ithafen yapmıştı. “Atlas dergisinin Ağrı Dağı’nda yitirdiğimiz yazarı İskender Iğdır ve yine Kırgızistan’da dağda ölen Uğur Uluocak için yaptığım şarkıydı. Ağrı’nın ağrısı, acısı oldu bizlere” demişti sohbetimizde. Nereden bilebilirdi kendisinin de bizlere Aladağlar’ın acısını bırakacağını?
Ezginin Günlüğü’ne katkısı büyüktü
Tanju Duru, Üniversitede tiyatro gruplarının müziklerini hazırlarken, 1984 yılında Nadir Göktürk ve Emin İgüs’le tanışıp, Ezginin Günlüğü’ne katılmıştı. 1982 yılında kurulmuş, yeni yeni oturmaya başlamış ama dikkatleri üzerine çekebilmiş grup, Tanju Duru’nun da katılmasıyla müzikal evrimini tamamlamış ve kitlelere ulaşabilmişti. Grubun ilk beş albümünde (ki bu çalışmalar Ezginin Günlüğü’nün sanatsal zirvesini de oluşturur) bulunmuş, grubun müzikal örgüsünün oluşturulmasında büyük pay sahibi olmuştu.
1990’da grubun müziğinin, misyonunu tamamladığına inanır ve gruptan ayrılır. “O grupların (Ezginin Günlüğü, Yeni Türkü) ‘80’li yıllardaki pozisyonlarıyla şimdiki pozisyonları arasında büyük farklar var. O dönemlerde, o grupları dinleyen kitlenin dünyaya ve içinde yaşadığımız topluma bakışıyla, bu grupları bugünkü biçimiyle dinleyen kitlenin bakışı arasında çakışan belki de hiçbir nokta yok. Sadece dünyaya bakışınızı, kendinizi felsefi, politik olarak geliştirip yenilemeniz yetmiyor. Buna paralel olarak müzikte de bu gelişmeyi, yenilenmeyi yakalamanız gerekiyor. O zaman öncü olmuş grupların, bugün baktığımızda kenarda köşede kalmış olması ve artık sadece nostaljik değerleriyle anılmasında bunun da payı var kuşkusuz. Bu anlamıyla bu, grupların mirasına da yapılmış büyük bir haksızlık” şeklinde açıklıyordu gruptan ayrılış sürecini ve ekliyordu ardından “12 Eylül etkisini ‘90’dan itibaren gösterdi diyebiliriz. Çünkü tamamen kurumsallaştı. ‘80’li yıllarda bu etki bu kadar yoğun hissedilmedi. İnsanlar bir şekilde hâlâ hesaplaşma içerisindeydiler. Çağdaş Türkü, Yeni Türkü, Mozaik, Ezginin Günlüğü gibi gruplar da bu hesaplaşmanın birer parçasıydılar. ‘90’lardan itibaren 12 Eylül’ün tamamen kurumsallaşmasıyla da yeni bir kuşak yetişti. Şimdi Ezginin Günlüğü’nü, Yeni Türkü’yü bugün dinleyen çocuklar, 12 Eylül sonrası doğmuş kuşaktan. Ve “12 Eylül nedir” diye sorduğunuzda en küçük bir fikirleri bile yok. Dolayısıyla her şey değişti. 12 Eylül’ün ‘90’lardan itibaren kurumsallaşmasıyla o gruplar da o anlamda misyonlarını yitirdiler. Yeni isimlerle, yeni saundlarla yeni bir şeyler yapmaları gerekiyordu”.
Kurtlar ortadan kalkarsa...
Tanju Duru müzik sektörünün ve uzağında durduğu piyasanın, sınıf karakterini çok iyi tahlil etmiş ender müzik insanlarından biriydi. Korsan üretimle ilgili sorumuzu “Her işte olduğu gibi müzik sektöründe de bir yanda işin üreticisi, bir yanda alıcısı, ortada da o işin kurtları vardır. Şimdi bu korsan yayıncılık olayından en zararlı çıkan taraf bu işin kurtları. Bakmayın siz bu kadar koparılan yaygaralara. Müzisyenler konserlerle, etkinliklerle bir şekilde para kazanabiliyorlar. İşte bu kurtlar ortadan kalkarsa durum düzelecektir. Bu anlamda ben gidişatı olumlu görüyorum aslında. Artık müziğinizi insanlara ulaştırma şansınız o kadar fazla ki... Durumu bundan 20 yıl öncesiyle karşılaştırdığınızda çok net bir şekilde göreceksiniz. Örneğin, internete koyduğum üç şarkımı, Avustralya’dan insanlar girip dinlemiş. Ürettiğin bir şeyleri insanlara sunmak istiyorsan, bundan daha rahat bir yol var mı?” şeklinde yanıtlıyordu. Ve O kendi inter-net sitesinde albümünün tamamını ücretsiz bir şekilde müzikseverlerle paylaştı, ticari kaygılardan uzak.
Şimdi ‘Duru Zamanlar’ın dip notu niteliğindeki, enstrüman çeşitliliği ve çalımıyla geçmişten geleceğe güzel bir mozaiğin melodik hali olan, o hüzünlü ‘Nihai’ adlı şarkında kulağımız. Aklımızda durgun yüzün. Ama dediğin gibi “Müzikte de sanatta da ‘nihai’ imkansızdır. Durgun ve dingin sayılabilecek bir yapım var. Doğal olarak bu durum, yaptığım müziğe de yansıyabiliyor. Ama yaptığım müziğin sadece hüzünlü olarak algılanmasını istemem. O hüznün içinde umut da vardır. Veya o hüznün bize kazandıracağı belki bir dönüştürme kaygısı, bir şeylere farklı bakabilme yetisi...”. Ve biz yine biliyoruz yeteneklilerle yeteneksizlerin ve de kurtların bulunduğu bu arenada nice ustamızı zamansız kaybedeceğiz. Hüzünlüyüz ama umutluyuz...
Nihat İlbeyoğlu
www.evrensel.net