Fotoğraf: Evrensel

Fahri Bey’in evi

Barınma ihtiyacına cevap veren bir evin, oturanların oluru alınmadan ıskata çıkartılması doğru değil


Bunca zaman sonra bile “Fahri Beylerin evi” der annem. Çatının saçaklarından düşmek üzere olan çürük tahtalara bakarak, onların onarılmamasına kızar durur. Evin önündeki kameriyenin yıkılmasını, kokulu siyah üzümün kurutulmasını, rengârenk açan yediveren güllerinin sökülerek onun yerine karalahana dikilmesini kabullenmez bir türlü.
Fahri Beylerin evi derken; Hava Hanım teyzeyi ve oğulları Galip abiyi bir bütünün içinde tutar. Karadeniz’in dağ köylerinden kopup kömür yurduna geldiğinde; kendisine yemek tariflerini anlatan, dikiş dikmesini öğreterek işçi tulumlarından elde ettiği ücretle evin geçimine katkı sağlamasına neden olan ve de en önemlisi; adının başına “hanım” sözcüğünü ekleyerek hitap eden ilk komşusu olması, Fahri Bey ve Hava Hanım’ın gönlündeki ayrıcalıklı yerinin belirtileriydi.
Çocukların okula giderek eğitimli bir birey olmalarını isteyen Fahri amca, evindeki kitaplarından faydalanılmasından gizli bir haz duyardı. Biz çocuklar da bundan faydalanarak, kimsede bulunmayan “Hayat Mecmuası”nın yapraklarını yıpratırcasına okurduk. En çok, balina avcılarını anlatan resimli sayfalara baktığımızdan olacak ki, o sayfa diğer sayfalardan daha fazla yıpranmış olurdu. Sonra, elimize okul harçlığı verebilmek için boyalı ayakkabısını gönderir, hatırı sayılır bir para bırakırdı bize. Biz de bayramlarda ilk önce onun elini öper, onunla bayramlaşırdık
Yolcu otobüsleri, eski Ankara yolundaki Sapça üzerinden gelip Güntepe Kavşağı’ndan aşağıya dikildiklerinde, önce kok fabrikasının bacası ve çevresinden buhar çıkartan kok fırınları ile karşılaşırlardı. Bacadan duman çıkıyorsa eğer, hafif bir naftalin kokusu sarardı arabaların içini. Sonra, Üzülmez kuyularının şovalmanları ve kompresörün soğutma kulelerine kuşbakışı bakılırdı. Kompresörden çıkan su ve buharın vermiş oldukları görüntü, insanın büyülü bir kente gelişinin habercisiydi. Üzülmez bölgesine ait şirket evlerinin, bir plan ve proje çerçevesinde ara sokakların alt ve üst kısımlarına sırayla dizilişi, bir masal diyarındaki oyuncak evleri andırırdı.
Meşe ve gürgen ormanlarının bittiği yerde, ilk şirket evleri ile karşılaşılırdı. Bunlar, lavuar (kömür yıkama tesisi) işçilerine ait evlerdi. Daha aşağılara doğru ara sokaklar boyunca dizilmiş evler, işletmelerin ihtiyaçlarına göre tahsis edilmişlerdi. İşçi Müdürlüğü, Lavar, Kok Fabrikası, Asma ve Dilaver işletmeleri, Merkez ve Asma atölyelerinin evleri farklıydı. Lojmanlar, Anadolu’nun değişik yörelerinden gelen insanların bir işyeri bütünlüğünde kültür alışverişi içinde olmalarını sağlıyordu.
Bir süre sonra, Fahri amcanın oğlu Galip abi oturdu evde. Akranları “Galip Baba” derlerdi ona. Babacan tavırlarından mıdır, yoksa kendilerinden önce ilk “baba” olduğundan mıdır bilinmez. Daha sonra “Kıran”lar oturdu. Arkadaşlarımdan biriydi. Afacan çocukları, Kazım’ın evden uzaklaşmasıyla telaşlanıp onu arayan annesinin endişeli sesi hâlâ kulaklarımda yankılanır: “Kazıııım!..”
Birkaç ailenin kısa denecek süre oturmalarından sonra, “Çör”ler taşındı. Bu sürede evin albenisi solmuş, renkleri dökülmüş, çiçekler ve kameriye sökülmüştü. Ev, içerisinde oturan tabancı ustası “Çör”ün tamiri ile ayakta duruyor, bakım şefliğine haber verilmesine rağmen, onarım için hiçbir girişimde bulunulmuyordu.
Yıkıma ve yağmaya karar verildiğinde, önce rant getirici, en güzeli, sağlamı ve dirençli olanlar hedef alınır. Faili meçhul cinayetlerde bile bu böyledir. Bir ülkede kargaşa ve kaos yaratılacaksa, en barışçı, en bilgili, en araştırıcı insanı bulup yok etmezler mi?
İçinde göç olan, insanların barınma ihtiyacına cevap veren bir hizmet evinin, içinde oturanların oluru alınmadan ıskata çıkartılması; onu oradan çıkartmak için amir vasfının kullanılarak korkutulması, meslek etiğine aykırı olduğu gibi insan haklarına ve iş hukukuna da aykırıdır.
Bir pazar sabahı iş makinelerinin umarsız sesiyle uyandığımda, “Fahri Beylerin evini yıkıyorlar!” dedi annem. İş makinesinin kepçesi acımasızca duvarları aşağıya indiriyordu. Anayoldan yukarı çıkan merdiven, kapı mandalının önüne değil de moloz yığınlarına doğru uzanmıştı. Yeniden yapılanma diye dayatılan arabesk kültürün yerleşkemize indirdiği ilk darbeleri içimiz burkularak seyrettik. Daha sonra sıra kimlerin evine gelecekti?.. Bir sanayi kentinin miraslarından biri olan hizmet evlerinin müze olarak korunup kollanması gerekirken, her birinin duvarlarına vurulan kepçe darbelerine “Dur!” diyebilecek miyiz; yoksa sıranın kendi evlerimize gelmesini mi bekleyeceğiz?..
Alaattin Kara
www.evrensel.net