NOT

  • Başbakan’ın asabı bozuk...Yaptığı son gezilerde bölge halkının uygun gördüğü karşılama törenlerinden sonra freni patlayan dili, onun fikrini de zikrini de açığa vurdu.“Ya sev, ya terket” makamından racon kesmeler...


    Başbakan’ın asabı bozuk...
    Yaptığı son gezilerde bölge halkının uygun gördüğü karşılama törenlerinden sonra freni patlayan dili, onun fikrini de zikrini de açığa vurdu.
    “Ya sev, ya terket” makamından racon kesmeler...
    Kürt göstericilere kurşun sıkan “pompalı vatandaş”a sabır dileyip gözkırpmalar...
    Evet, o malum dil işte!
    Hani Kürde “sözde vatandaş” diyen dil vardı ya...
    Aynen ondan.
    Devlet çarkının Kürde dönük dili, Başbakan’ın ağzından terennüm edilmektedir şimdi...
    Çok da yakışmaktadır!
    Ne kadar övünse yeridir.
    Zira o, hayallerini süsleyen ‘devlet adamlığı’ payesine oldukça yakınlaşmıştır.
    Kabine toplantısında brifinglenmekten, dağ komandolarının eğitimlerinden moral bulmalara kadar, paşalarıyla bir muhabbet, bir saadet...
    Şimdi ikinci adamlığına “Öz be öz Emniyetspor”dan Abdulkadir Aksu’yu getirmesi de tesadüf değil.
    “Varlığım terörle mücadeleye armağan olsun” diyen bir ‘misyon’ adamı o...
    Ve o misyon, böylesi bir dili gereksinir elbette...
    Tehdit ve gözü karalık, bu devletin, Kürtle uğraşan adamlarının diline yerleştirdiği ‘kırmızı çizgili’ eşek arılarıdır!
    İşte o eşek arıları ısırır, Başbakan da öyle konuşur...
    Ama Tayyip Erdoğan’ın şu son asabiyetinin geleneksel devlet dilinin ötesinde daha özel bir nedeni de var ve onu asıl çileden çıkartan da budur zaten.
    Başbakan’ın ve partisinin devletle kurduğu bağın o en özel yanı giderek sarpa sarmaktadır.
    AKP, özellikle, “Kürt bölgesini sisteme kazandırabilecek tek parti” beklentisi üzerinden bir misyon edinmişti. Geçen seçim sonuçlarıyla bu beklenti devlet katında da kabul gördü. Örneğin, hükümete en mesafeli görünen, ama gelinen noktada, bölgeye daha çok imam gönderilmesini salık veren pek laik kışla ile mutabakatın en kilit halkası da bu meseledir.
    Şimdi, Başbakan’ın bölge gezisindeki o manzaralar, AKP’nin, bu mutabakattaki en belirleyici kozunu karşılıksız kılacak emareler içermektedir.
    Eli kulağındaki seçimlerde bölgede karşılaşacağı sonucu, şimdiden haber etmektedir Kürt çocukları...
    Onu sokaklarda çöpleriyle karşılayanlar, “sana oy moy yok, çöplerimizle yetineceksin” demektedirler.
    Kürtlerin bölgedeki seçimi, Başbakanın devlet adamlığını da, o ‘derin mutabakatı’ da tepe takla edebilecek gelişmelerin başlangıcı olabilecektir.
    Evet, panik ve asabiyet, dayanaksız değildir.
    Haklı “mazareti” vardır Başbakan’ın!

    ....

    Aşık’taki nefret...

    Cumhuriyet’in 85. yıldönümü geçildi.
    Bölge halkı, bu yıldönümünde de ihmal edilmedi!
    İHD’nin raporuna göre şu son dalgada 12 yaşından (ki daha sonradan Cizre’de 9 yaşındaki çocuklar “yaşadışı örgüt üyeliğinden” tutuklandı) 106 yaşına dek binlerce insan dayaktan geçirildi, yaralandı, yüzlercesi gözaltında işkence gördü, tutuklandı...
    Doğubayazıt’lı Ahmet Özkan öl-dü-rül-dü.
    Adana’da 15 yaşındaki S.K. ise kendisini yakalayan polisin yakından sıktığı plastik mermi ile bir gözünü kaybetti...
    Yüzlerce örnek verebiliriz. Ama bu örnekler, bazı çok bilmiş aydınlarımıza “istismar edilen çocuklar” üzerine sosyolojik analiz malzemesi olmaktan öte bir anlam taşımıyor ne yazık ki! Çocukların gösterilere katılması sorun oluyor ama ne gariptir ki onların kurşunlanması ve tutuklanması pek sorun olmuyor...
    Neyse, daha beterleri de var...
    Bilindiği gibi, Baykal daha çok şiddet önermişti ya hükümete; işte onunla aynı “ulusalcı” ekolden Melih Aşık’ı okuyunca Baykal’ı mumla arayası geliyor insanın. Şu sözler ona ait: “... Güneydoğu’da PKK yanlılarının ayaklanma provalarında gördüğü hoşgürüyü İstanbul Taksim’de birkaç genç göremiyor...”!
    Neymiş?
    Emniyet güçleri AKP karşıtı küçücük bir eylemi bile şiddetle bastırırken (ki bu doğru) Güneydoğu’da alabildiğine hoşgörülülermiş!
    “Bakın ey solcular, size tahammül edemeyen AKP, Kürt bölücülerine alabildiğince göz yumuyor” gibisinden bir cinlik de var burda. Ama emsalsiz bir vicdansızlığın yanında bu cinliğin lafı edilmez tabii ki.
    Ayıptır desek ne yazar!
    Bölücülük paranoyasından körelmiş bir akıl, tam da kendisine uygun bir körlükle tamamlanmış oluyor böylece. Ve bu tipin yapacağı gazetecilik de böyle oluyor işte; gerçeklerin yerine önyargılar, kurgular...
    “Asmayıp da besleyecek miyiz” diyen cuntacı paşa bile, kendi içinde daha bir “samimi”, daha bir tutarlı değil miydi? Nesnel olanı görüyordu en azından!
    Ama bizim “ulusalcı” gazeteci-yazar, önyargılarının esiri olmuş, görmüyor, duymuyor...
    Sonra da bir yazısını, Atatürk’e atfedilen o ezberle bitiriyor:
    “Gençler, Cumhuriyet’i biz kurduk, sizler yaşatacaksınız.” !
    Gençler mi yaşatacak, bilemeyiz ama, Bölge’de şu son yaşananlar, çocuklara, gençlere yapılanlar, Cumhuriyetin halen “zaptiye marifetiyle” yaşatıldığının resmidir.
    Melih Aşık da hiç değilse bu aman dinlemez zaptiye kadar “samimi” olabilse!..
    Bir gözünü kaybeden S.K. kardeşimiz doktorlara “gözüm açılacak mı, görebilecek miyim?” diye soruyormuş sürekli.
    İçimiz parçalanır, yüreğimiz yanar ama yine de üzülmesin deriz; iki gözü sağlam Melih Aşık gibilerinin gördüğünden daha iyi göreceği kesindir.
    Vietnam’ın büyük devrimcisi Ho amcamız boşuna mı demiş:
    “Fırtınalar, selvi ağaçlarının dayanıklılığını göstermek için iyi bir fırsattır…”

    ...

    Cumhuriyet’in farkı!

    5 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesi, “Başbakan, son dönemde yaptığı açıklamalarla toplumdaki gerginliği daha da körüklüyor” üstbaşlığıyla birlikte, “Kamplaşmayı tetikliyor” manşetini atmış.
    Şöyle devam edilmiş: “Bir yıl önce DTP’liler için ‘Parlamento dışı kalırlarsa onları da dağa göndereceksiniz’ diyen Erdoğan, partisine yönelik eylemler sonrasında bu sözlerini unuttu. Toplumun bütününü kucaklamakla görevli olan Başbakan, ‘Ya sev, ya terket’ anlayışını yeniden gündeme getirerek ve ‘pompalı silah yanıtı’yla eylemleri kışkırtmak yolunu seçti.”
    Cumhuriyet’in bu sağduyusu doğrusu gözyaşartıcı mı diyelim?
    Günaydın Cumhuriyet mi diyelim?
    Yeter mi!
    Hele söz konusu Cumhuriyet olunca, başka şeyler de söylemek zorunlu olmaz mı?
    Cumhuriyet’in sözcüsü olduğu “ulusalcı” çizginin, Başbakan’ın bu gerilimci asabi duruşunu sorgulaması için, önce kendisini de sorgulaması gerekmez mi?
    Başbakan, “toplumdaki gerginliği körüklerken”, “kamplaşmayı tetiklerken”, “Ya sev ya terket” derken, “pompalı silahlı yanıtları kışkırtırken”... bugüne kadar hiç olmayan bir şeyi mi “icat” etmiş oluyor?
    Çok basit; mevcut gerilimin temelinde yatan Kürt sorununu ‘terör’ sorunu olarak algılayan devlet çizgisine dair Cumhuriyet ekolü, esasta, hangi farklı yaklaşıma sahiptir ki?
    Linçleri “vatandaş hassasiyeti” diye meşru gören siz değil miydiniz?
    DTP’nin parlamento dışı bırakılması, kapatılması konusunda zerre kadar bir demokratik kaygınız var mı?
    Üniformalı birileri, “sözde vatandaş”, “silahsız terör” vb. akla ziyan tanımlamalarla halkı “terörle mücadele”ye fiili olarak katılmaya çağırırken, gerilimi mi dindiriyorlardı, yoksa kamplaşmayı mı önlüyorlardı!
    En ufak bir itirazınız oldu mu?
    Halen de yok...
    Şimdi Başbakan da tamı tamına bu çizgide işte.
    Üslubuyla, gözü karalığıyla, tam da devletin istediği kıvamda.
    Onun bu durumundan rahatsız oluyorsanız, bir terslik var demektir.
    “Başbakan da nihayet doğruyu gördü, bizim çizgimizle örtüşüyor artık” diye övünmeniz gerekmez mi?
    Yoksa, Baykal gibi, “devletimi benden daha çok kimse sevemez, kimse benden daha militan olamaz” kıskançlığı mı sizdeki? (Söz Baykal’dan açılmışken... “Bir Başbakan nasıl olur da memleketin bir bölgesine gidemez hale gelir” gibisinden polemik yapmayı ihmal etmiyor ve komik oluyor. Başbakan’ın gidemediği yerde “ana muhalefet lideri”nin şenliklerle karşılanması gerekir, değil mi? Evet, ne duruyor ki Baykal efendi; bir gitse ya oralara... Amed’in, Hakkari’nin, Dersim’in sokaklarında kendisi için serilecek kırmızı halılardan o da geçse ya!)
    Peki, “Cumhuriyet’in başına Ergenekon düştü de ‘barış’ı hatırladı” desek inandırıcı olur muyuz acaba?
    Ekranlardaki temsiliyeti Mehmet Faraç gibi bir “terörle mücadele” aşığına kalmış bir gazete için, bu dediğimiz, olasılıktan bile sayılamaz herhalde...
    Vedat İlbeyoğlu
    www.evrensel.net