su gibi…

Bilir misiniz bir zamanlar, “çok yaşa” yerine “değerin bilinsin, sana saygı duyulsun, yaşa” anlamında çocuklara gençlere “su gibi aziz ol” denirdi.


Bilir misiniz bir zamanlar, “çok yaşa” yerine “değerin bilinsin, sana saygı duyulsun, yaşa” anlamında çocuklara gençlere “su gibi aziz ol” denirdi. Coğrafyamızda suyun değerinin bilinmez oluşu sanırım üst yöneticilerin, masa başındakilerin bakış açısından yayıldı. Gün geldi, “bunca şelalenin suyu boşa akıyor, şu suları İsrail’e satsak da para kazansak” bile dendi. Korkarım bu şahıslar, Türkiye’deki çeşmelerin, suyu Avrupa’dakiler gibi havuzlarla sergilememesinden etkilenmişlerdi. Şelalenin suyunun bir başka denize dökülmek yerine bir başka coğrafyaya taşınmasının doğa dengesini bozacağını düşünmemişlerdi bile. Su, bilinen tüm yaşam biçimleri için gerekli bir madde. Dünyanın dörtte üçünün, gövdemizin üçte ikisinin su olduğunu bilirsiniz. Tüm canlılar su kaybından ölebilir. Tarımsal üretim, endüstriyel kullanım, enerji üretimi, ulusal güvenlik gibi konularda da önemli bir yere sahip. Suyun yeterli ve uygun kalitede olması, ekonomik ve sosyal kalkınma için de gerekli. Ama dünyada su kaynaklarının kirlenmesi denilen olayın altında ne yazık ki, altyapısı özensiz çarpık endüstrinin payı görmezden gelinemez. Çarpık endüstrileşmenin dünyanın sonunu getirdiği de bir gerçek. Dünya üzerinde farklı şekillerde bol miktarda olduğu sanılan suyun miktarı, bir zamanlar 1.4 milyar km3’müş… Şimdi kurgu filmlerin su savaşlarının gerçekleşmesinden korkuluyor.

Masalların söylediği
Sanırım tüm dünyanın korkusudur susuz kalmak. Su başını tutan devler, ejderler, bu korkunç yol kesicilere kurban edilen prensesler kim bilir kaç ülkenin masalında yer alır. Hristiyan evliyalarından biri böyle bir ejderi öldürmekle ünlüdür. Bizim coğrafyamızda ona Aya Yorgi derler, Avrupa’da Saint George. At üstünde mızrakla bir ejderi öldürürken görülür. Bu su kurtarıcısı ya da su başını tutan ejder, belki de bir simgedir. İnsanlığın yaşam kaynaklarını kesenlerin simgesi.
Su, masallarda, gerçekte olduğu gibi yalnız yaşamın simgesi değildir. Değişimin de simgesidir. Suya dalıp çıkan güvercinler genç kızlara dönüşürler. Peri kızlarının değişimi susuz gerçekleşmez... Yanlış çeşmeden su içenler ceylana, kuzuya dönüşürler. Ve suyun aynasında görülen çoban kızı, peri kızı kadar güzel görünür padişah oğluna.
Suyun bu sihirli özelliği yalnız masallarda mıdır? Susuz bir uygarlık düşünülemez. Suyu kıt şehirler pek sevilmez. Suyu kıt denilince de aklıma nedense İstanbul gelir. Suyun biriktirilerek kullanılması için yapı harikası sarnıçlar inşa edilmiş, her binanın özel sarnıcı olan, her su kaynağının Hristiyanlarca bir aziz adına kutsanarak kilise ya da özel bir yapı (ayazma) içinde korunduğu, Müslümanların sevap olsun diye çeşme, bedava içilecek soğuk su dağıtılacak bina (sebil) yaptırdığı bir şehre, suyu kıt denmez de ne denir? İstanbul’un sınırlarını tüm ülke boyutunda genişletmek olası. Anadolu’da, Trakya’da aynı uygulamalar vardı. Bir zamanlar Mimar Sinan’ın İstanbul’a bulduğu yeni su kaynakları ve yaptırdığı çeşmeler yüzünden iç göçün artmasından endişe edilmişti. Ben 1960’ların başında İstanbul köylerinden birinde öğretmenken, çocuklarım kırk dakikalık yoldan içilecek su taşırlardı.
Böyle bir köyde “su gibi aziz ol!” gerçekten geçerli bir dilektir.
Evlerde musluklar olması, bu musluklardan su akması, üstelik bu suların içilebilmesi bir kuşak için masal gibi, düş gibi bir şeydi. Kuyudaki, sarnıçtaki su temizlik, yıkanma için kullanılır, içilecek su çeşmelerden taşınırdı. Büyük şehirlerde bu suyu para ile taşıyan sakalar bulunurdu. Musluklardan su akması doğallaşınca bu musluklara gelecek suyun korunması düşünülmez oldu. Dereler, göller, suyun biriktiği alanlar kirlenmeye bırakıldı. Su havzaları yapılanmaya açıldı. Hep bildiğiniz şeyler işte... Musluktan akan su içilmez oldu. Pet şişelerde modern sakalar getirir oldu suları evlere. Kaynağı belirsiz... Ünlü kaynak sularını bilen var mı? Hele bir zamanların çevresinde gezinti yapılan, içinde kayıklarla seyran edilen İstanbul dereleri (başka iller de bizden farksız) üstü kapanmadan yanından geçilmez çirkef çukurları durumuna geldi. Trakya’nın sazan, yayın avlanan Ergene’si rahmet-i rahmana kavuşalı hanidir… Porsuk bence Yalman adası’nın üstüne otel çökertildiğinde öldü…
Doğal sıcak su kaynakları da bir başka alem... Ya boşa akan musluklara bağlı sokaklarda tüte tüte akıyor ya da özelleşerek kamudan kopuyor. Örneğin devre mülklere bağlanıyor; şehri ısıtması planlananlar hep öteleniyor/erteleniyor.
Bir zamanlar “Allah’ın suyu tükenmez” sanılırdı. Kimi İslam kuralları, ne bileyim ben, namaz için yapılan temizlik olan abdest almada suyun idareli kullanılması için konulan kurallar anımsanmazdı bile. İşte sonunda suyu da tükettik, yağmuru da. Orman denilen, içine özel konut yapmaya, kesip golf sahası yapmaya yarar. Golf sahalarının nasıl bir su tüketicisi olduğu akla bile gelemez. Ata-dede sporu ya ille de golf alanı yapılmalı… Orman artığı yerlerin yaban koyunu, geyiği falan varsa, tanesi bilmem kaç dolardan yabancı avcılara peşkeş çekilmeli. Su da neymiş? Bira içilir, kola içilir dendi galiba. Bunların yapımında kullanılan ıslah edilmiş kuyu suları da nasıl bir su olduğu üstünde bilimsel biçimde açıklanmış olarak şişelenip piyasaya verilir.
Bu arada yıllardır içilecek doğru dürüst su bulamayan bölgeler değişmedi. Kimileri susuz olduğu için suya verilip baraj altında kaldı. Kimi su kaynakları da, Tunceli’deki gözeler gibi su altında bırakılmaya hazırlanıyor.
Su kaynaklarının özelleşmesi mi?.. Ne yani, özelleşmesin de devletleştirilsin mi?..

‘Ey gözyaşım’
Bilmiyorum hâlâ liseliler, Fuzuli’nin “Su Kasidesi”ni okuyorlar mı? O dizelerdeki “su” sözcüğünün biçimden biçime girişinin tadını alıyorlar mı:
“Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su...”
(Ey göz, gönlümdeki ateşlere göz yaşımdan su saçma, bu kadar tutuşmuş ateşlere su fayda etmez...)
Fuzuli belki de Ortadoğu’da yaşamış olmanın deneyimini ustalığıyla birleştirir de iç yangınını gözyaşının söndürmeyeceğini bile bile gökyüzünü bir su kaynağı gibi görür. Ve yanılmaktan korkar: “şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan gözyaşları mı şu dönen gök kubbeyi kaplamıştır...”
Su kasidesi’nde yinelenecek onca güzellik vardır ama en güzeli şudur:
“Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su içmek hoş geliyorsa…”
Bu dizelerin devamı bir aşk şiiri gibidir, şair yar dudağını özler, sofuların cennetteki kevseri özlemeleri gibi...
Sahi, cenneti tüm Ortadoğu gibi ağaçlıklı, ırmaklı bir yer olarak düşlerdik değil mi?.. Peki bu cennet vatanı hangi hain, kuraklık ve susuzluktan göç ettiğimiz anayurt Orta Asya’ya çevirdi?..
Sennur Sezer
www.evrensel.net