biz görevliyiz, siz basın!

Basın diyoruz ya, aklıma hep üstünden elli yıla yakın süre geçmiş bir olay geliyor. 27 Mayıs 1960 askeri dönüşümünün yeni günleri. Milli Güvenlik Komitesi henüz “Babıali’den de geçeriz” müjdesini vermemiş.


Basın diyoruz ya, aklıma hep üstünden elli yıla yakın süre geçmiş bir olay geliyor.
27 Mayıs 1960 askeri dönüşümünün yeni günleri. Milli Güvenlik Komitesi henüz “Babıali’den de geçeriz” müjdesini vermemiş. Ordu ile Babıali arasındaki balayı sürüyor. Cumhuriyet gazetesinin taşıtı, içinde gazetecilerle vilayete doğru yol alıyor. Bir de bakıyorlar ki; Cağaloğlu yokuşunun başının oralarda yolu askerler kesmiş. Kuş uçurmuyor. Şoförün yanı başında oturan ağabeyimiz, adı Ayhan Hünalp, çok çelebi bir insandı, şairdi, başını arabanın camından uzatıyor. Elinde de basın kartı. Sesleniyor: “Basın!” Nöbetçi askerin yanıtı sert: “Biz görevliyiz hemşerim, siz basın!”
Bilmiyorum, akredite o günden mi kaldı?
1950’lerden beri okuduğum gazetelerden, daha doğrusu köşe yazılarından sayısız fıkra öğrendim. Çünkü gelenekti. Yazılması tehlikeli konuları köşe yazarları kenarından köşesinden anlatır, sözü “zamana ve zemine” uygun bir fıkrayla bağlarlardı. Arif olan anlasın!
Bu işin üstadı “Şeyh ül muharririn” yani yazarların üstadı Burhan Felek ile 150’liklerden Ulunay’dı. Hangisinden okuduğumu bilmiyorum, şöyle bir öykü:
“Efendim bir zamanlar, yani Osmanlı döneminde “İmdat” diye haykırılmazmış. “Müslüman yok mu?” diye çığrışılırmış. Adamcağızın birinin yolunu bir tenha yangın yerinde kesmişler. Parasını almak istemişler, direnince basmışlar sopayı. Adam haykırıyor “Müslüman yok mu...” Ne gelen var ne giden... Mal candan tatlı, adam bir yandan kesesini korumaya çalışıyor, bir yandan feryadı basıyor: “Müslüman yok muu...” O sıra sokağın öte başına sızıp yıkılmış bir Bekri başını kaldırıp feryada yanıt veriyor : “Var... Var ama gelemez!”
Biz Adnan Özyalçıner ile bu öyküyü 12 Eylül’ün hemen eşiğinde kurulup 12 Eylül’den sonra çalışmaya başlayan Yazko’ya uygulayıp anlatıyoruz:
Mustafa Kemal Ağaoğlu’nu birileri tenha bir sokakta kıstırıp dövüyorlarmış, Mustafa da haykırıyor: Aydınlar yok mu...! O sıra Can Yücel ile Selahattin Hilav (bir başka anlatışa göre de Attila Tokatlı) bulundukları mekanın penceresinden yarı mahmur yanıt veriyorlar: Var ama gelemez!
Üçü de Yazko üyesi ya... Bekrilik, Bektaşilik en çok onlara yakışıyor...
Tam bu fıkra uyarlama günlerinde Mehmed Kemal de köşe yazılarına geleneksel fıkraları eklemeye başladı. Anımsadığıma göre ilk fıkra şuydu; “Boğaziçi’nde balıkçılar daha önce rastlamadıkları bir balık tutuyorlar. Cinsinin ne olduğunu kestiremeyince söz gelip cinsiyetine dayanıyor. Başlıyorlar tartışmaya, bu balık dişi... Yoo dişi balık böyle olmaz, erkek. Bunların bağrışmalarına civardaki yalıların çalışanları toplanıyor, her kafadan bir ses... Ne Bolulu aşçıbaşılar çözebiliyorlar balığın dişi mi erkek mi olduğunu, ne Karadenizli yorgancılar, ne Ermeni Ayvazlar... O sıra biri “Yahu” diyor “ne çekişiyoruz, şu balığı bizim paşaya götürelim”. Herkes bir an susuyor. O ara Karadenizli atılıyor “Bilir mi senin paşan balıktan?” “Yoo” diyor öneriyi yapan, “Bilmez, bilmez ama dediği dediktir.”
Fıkra yayınlandı. Bu bildiğimiz fıkrayı yine de anlatıp gülüyoruz. Memed Kemal ikinci fıkrayı patlattı:“Denizden, denizcilikten hiç anlamayan bir paşa dalkavuklarıyla birlikte bir kayığa binmiş. Kayıkçıya ha bire buyruk veriyor, “Kayığı siya et”, “Olmadı, beceremedin, şurdan alarga...” Biçare kayıkçı, “Paşam ben bu işi bilirim, bırakın ben bildiğim gibi çekeyim küreği” dedikçe, dalkavuklar ağız birliği edip azarlıyorlar adamı. “Sus sen paşadan daha iyi mi bileceksin. Sesini çıkarma da uy emirlere”. Adamcağız ne yapsın saçma sapan buyruklara göre çekmeye çalışıyor küreği. Sonunda kayık karaya oturuyor. Kayıkçı, öfkesini gizlemeye çalışarak “Gördünüz mü paşam, sizi dinledim, kayık karaya oturdu. Karaya oturttunuz kayığı.” diye homurdanırken dalkavuklar hep birlikte ayağa kalkıyorlar: “Güle güle oturun Paşam...Güle güle oturun.”
Mehmed Kemal’i fıkranın yayınlandığı günün akşamı aldılar. Sonrası, yani Mehmed Kemal’in başına gelenler , hiç komik değil.
Fıkralar, kimseyi korumuyordu artık...

Türk basınında kalem kavgaları
Basın sözünün eski karşılığı matbuattı. Basma sözcüğünden basın güzel düşünülmüş. Zaten İbrahim Müteferrika’ya da “basmacı” derlermiş. Bir zamanların matbuatı bir romanların bir de köşe yazarlarının kavgalarıyla ayakta dururdu galiba. Bu kavgalara da kalem kavgası denirdi. Yine de ben, Ahmet Mithat Efendi dendi mi, gazetenin penceresi önünde oturup, kalem kavgasından hırsını alamayıp kızdığı birini gördüğünde bastonunu kapıp dışarı fırlayan birini anımsıyorum.
Neler geçti bir zamanlar basının merkezi olan Babıali’den: Padişahlık döneminde basının başı belaya girmesin diye bir zamanlar gazeteyi satır satır okuyan “sansör” denilen sansür memurları, 1960 öncesi sıklaşan ve gazete basılacağı sıra, son anda gelen yayın yasakları. Bu yayın yasağına uyabilmek için sayfa kalıbı değiştirmeye zaman kalmadığından, kalıptan sakıncalı haberleri kazıtıp pencere pencere boş çıkan gazeteler. 12 Mart ve 12 Eylül’de sakıncalı konuları işleme konusunda gazetelere uyarılar yollayan basın müşavirleri... Hatta yurtdışındaki bir partinin genel sekreteri için verildiği iddia edilen ve Hürriyeti karıştıran ölüm ilanı...
Eskiden olsa şöyle derdik: Neler geldi neler geçti felekten, un elerken deve geçti elekten...
Neyse gazeteler Çiftetelliye, pardon İkitelli’ye göçtü de Babıali turistlere kaldı... Basının da adı, Gazeteciler Cemiyeti’nin, Sendikasının bulunduğu Basın Sarayı’nda kaldı... Devran yine o devran değil... Bir zamanlar gazetelerin tirajını ayarlayan kalem kavgaları artık televizyon ekranlarına bile reyting sağlamıyor. Neden derseniz... Yanıtı bende de yok... Ama bir zamanlar gazetecilerin birbirlerine neler dediğini görmek için elimizde iyi bir kaynak var:
Emin Karaca’nın Türk Basınında Kalem Kavgaları. Bizim Kitaplar yayımlamış. Yüz elli yıllık bir dönemin, soy sop, namus şeref ne varsa sataşma konusu yapılmış kalem kavgalarının elbette mahkemelerde sonlanmışları da vardır. Kavga konusu ne olursa olsun, üslup sövmeyi gerektiriyor çünkü: “Müseccel vatan haini” mi dilersiniz, “sokak köpeği”mi... “Menfur hâlâ uluyor” mu istersiniz, “Edepsiz herif”ler mi... ”sefil mahluk” sözünü mü beğenirsiniz, “baldırı çıplak”ı, “dolandırıcı”yı, “liboş”u mu...
“Liboş sözü yeni, demek kavgalar sürüyor” derseniz Evet, kavgalar sürüyor da pek rağbet yok. Haşmet Babaoğlu’nun Mansur Forutan için “iki tokat çakacaktım”lı yazısını bile Karaca’nın kitabından öğrendim. Televizyonlarda magazin olmak bir yana radyolara bile düşmedi.
Ya kavga edenler listesi: Arif Oruç-Yunus Nadi, Yunus Nadi-Ahmet Emin Yalman, Hüseyin Cahit, Nadir Nadi, Sabiha Sertel-Necmettin Sadak, Aziz Nesin- Peyami Safa, Aziz Nesin-Çetin Altan...
Necip Fazıl’ın, Nâzım’ın, Uğur Mumcu’nun kavgaları da var... Ama kitapta asıl heyecanla okunanlar, diziler gibi birbirine bağlı olanlar. Galiba döneminde merakla izlenmiş bunlar. Günümüzde olsa kumar bile oynanırdı, pardon bahis tutuşulurdu: Aziz Nesin’i tutanlar... Çetin Altan’ı tutanlar...
Bu basın kavgaları bir bakıma dönemin siyasal tarihini de özetliyor. Bu kitabı okuyan gençler biraz da araştırma yaparlarsa hem Babıali’nin geçmişini hem tarihimizin gölgelerini görebilirler...
Basın basın sen nelere kadir, ne kadar öğreticisin ... Bir de özgür olsan!
Pardon kavga kişileri arasında hiç dönemin başbakanı ve filanca gazetenin yazarı diye bir başlığa rastlamadım... Gelecekte böyle bir bölüm olur mu acaba...
Sennur Sezer
www.evrensel.net