adli tıpppppppppppppp!

Eskiden daha ziyade küçükler arasında oynanan bir oyun vardı: Tıppppppp!Tıppp denince herkes ağzını kapatacak… Kimse konuşmayacak… Konuşan yanacak… Tabii o zamanlar TV’ler yok, ya da yeteri kadar yaygın değil.


Eskiden daha ziyade küçükler arasında oynanan bir oyun vardı: Tıppppppp!
Tıppp denince herkes ağzını kapatacak… Kimse konuşmayacak… Konuşan yanacak… Tabii o zamanlar TV’ler yok, ya da yeteri kadar yaygın değil. Bilgisayar yok… İnternet yok… Dijital oyun yok… Sanayi gelişkin değil, tarımsal üretimin etkisi ağırlıkta ve doğal olarak onun üretim tarzından kaynaklanan böyle oyunlar oynanıyor…
Misal “yağ satarım bal satarım ustam ölmüş ben satarım” diye bir oyun vardı. Çocuklar yere daire biçiminde çömeliyor… Ebe olan çocuk elinde bir mendille etraflarında dolanırken bu tekerlemeyi söylüyor. Sonra çaktırmadan elindeki mendili birisinin arkasına bırakıyor. Eğer o kişi arkasına mendil bırakıldığını fark edemezse, mendille sırtına vuruluyor ve ebe oluyor.
Ki, oyunun ilkelliğinin yanı sıra ne kadar garip sözler bunlar… Yağ satıyor bal satıyor, çünkü ustası ölmüş… İnsanın kafasına takılıyor; Ustası öldüyse o yağı balı kim yapıyor dimi ama… Üstelik ölmüş ustanın ardından yas tutmak yerine, koştura koştura oyun oynamak da biraz abes oluyor… Sanki ölümünü bekliyormuş, ustasının yerine konmak için… Yani hassas konular bunlar…
Ya da, tersten düşünmek gerekir belki de; Usta ölmüş, geriye bir ton borç harç bırakmış, çocuk da karakterli birisi olduğundan, stokta kalan yağı balı satacak, ustasının borçlarını ödeyecek! Sonra ustasının mezarı başına gidecek;
“Ustam, ustam, büyük ustam. Yağı balı sattım, bütün borçlarını ödedim ustam… Senin arkandan kimse kötü konuşamayacak, borçları taktı, kapağı öte tarafa attı, diyemeyecekler, mezarında rahat uyu ustam. Bak borçları ödediğime dair belgeleri de aha buraya mezarının başına bırakıyorum. Öte tarafta sorarlarsa gösterirsin ustam. Ayrıca elimde biraz da nakit kaldı, o para ile bir mezar taşı yaptırdım, üstüne de şöyle yazdırdım;
“Usta, usta! Ödedim borçlarını, ne düşünüyorsun bu hususta?”
Çok göz yaşartıcı bir tablo inan olsun!
Tabii, ustanın ölümüyle ilgi yazdıklarımız tamamıyla yorum olup, ustanın borç acısından mı, vicdani durumlardan kaynaklı iç hastalıklardan mı öldüğüne dair bir kanıt yok elimizde. Çünkü adli tıptan rapor yok!İneğin adlileşmiş hali
Rapor mühim bir şey çünkü. Adli Tıp raporu ise hepsinden mühim. Rapor olsa her şeyi bilebilirdik. Nitekim örnekler önümüzde duruyor: Akyazı’da bir kaza meydana geldi. Bir araç ineğe, arkadaki araç ineğe vuran araca vurdu. İnek sizlere ömür… Devreye sigorta şirketleri girdi. Onlar, ne ölen inek, ne kazada mağdurların derdindeydi, onlar ödedikleri kaskonun peşindeydi. Mahkeme sürdü. Önce inek sahibine ceza kesildi. İneğin sahibi Cemalettin Doğancan, “İnek, depremde ölen eşimden hatıra kaldığı için satmıyordum. Gebe olduğu için doğum yapsın diye ipini çözdüm. Bahçe kapısı da kapalıydı. Bırakıp gittikten sonra 3 kilometre uzaklıktaki yola kadar çıkmış. Burada kazaya neden olmuş” dedi. Cemalettin beyin vefa duygusu her şeyin üzerinde ve takdirlere değerdi. Sonra dava Adli Tıp’ın görüş ve onayına gitti. Adli tıp vaziyete baktı raconu kesti: Suçlu inekti.
Gerçi son zamanlarda ineklerin çekisi vardı. Malum, çevre kirlenmesinden dolayı gaz çıkartan inekler suçlu sandalyesine oturtulmuş, hatta Yeni Zelanda’da hükümet büyük baş hayvanlara “gaz çıkarma” vergisi koyunca köylüler ayaklanmıştı.
Öyle ya, bacalardan yükselen gazlar, kimyasallar, toprağa atılan ya da gömülen atıklar, zehirli sera gazları, kimyasal nükleer silahlar doğayı kirletmiyordu da, ineklerin gazı ozon tabakası deliyordu!
“Velev ki”, öyle oldu! İnek gaz çıkartınca cezayı neden köylüye kesiyorlardı? Ne yapsındı yani köylü, gaz çıkartmasını nasıl önlesindi ineğinin? Tıpaç mı taksaydı? Taksaydı da hayvanı mı patlatsaydı? O vakit şöyle haberler mi okusaydık gazetelerde: “Canlı bomba inek dehşet saçtı! Patlayan ineğin yol açtığı panik sonucu çevrede mahsur kalan insanları kurtarmak için harekete geçen Hindistan polisinin gerçekleştirdiği kurtarma harekatında iki yüz kırk üç kişi ölürken, kurtarılan olmadı! Daha sonra yapılan incelemede, ineğin bomba taşımadığı, gaz sıkışması sonucu patladığı anlaşıldı.”
Neyse biz inekleri gazlarıyla rahat bırakıp asıl konumuza dönelim. Ne de olsa bizim Adli Tıp şimdilik Yeni Zelanda’ya karışmıyor. Karışsa inekleri suçlu bulur muydu, meçhul!

Adli Tıp kriterleri
Konu geniş biçimde tartışıldığı için herkeslerin malumudur. Hüseyin Üzmez vakasından söz ediyoruz. 14 yaşında kıza cinsel istismar suçundan yargılanan Üzmez, Adli Tıp’ın verdiği rapor ile tahliye edilmişti. Adli Tıpçı amcalar raporlarında, tacizin küçük kızda ruhsal sorunlara yol açmadığını belirtmişlerdi. Üstelik kurul bu kararı sadece bir gün içinde görüşüp sonuçlandırmış, bizim memleket dahilinde görülmemiş bir hıza imza atmıştı!
Bir adli rapor için aylarca beklenirken, kurumun Üzmez meselesindeki bu duygulu davranışı herkeslere enteresan gelmişti! Üstelik bu kararı eleştiren üç Adli Tıp uzmanı cezalandırıldı.
Üzmez meselesi medyada uzun ve ayrıntılı olarak gündemde kaldı. Ve doğal olarak Adli Tıp’ın günümüzdeki hali sorgulandı. Oysa Tabipler Odası aylardır Adli Tıp’taki yapılaşma, kadrolaşma ve siyasallaşma ile ilgili açıklamalar yapıyor, ancak dikkate alınmıyordu. Örneğin Korsakof hastası mahkumlar ile ilgili fantezi denilebilecek uygulamalar yapıyordu bu kurum. Daha önce yine aynı kurum tarafından Korsakof hastalığı teşhisiyle haklarında iyileşemez raporu verilerek tahliye edilenler, bu kez aynı kurum tarafından “iyileşti” denilerek içeri gönderiliyordu.
Korsakoff’la ilgili rapor hazırlayan Doç. Dr. Ümit Biçer, “Hastalıkta en büyük problem uzun süre geçtikten sonra iyileşmenin minimal düzeyde kalmasıydı. Üç muayenede hastalık bulunduktan sonra ‘İyileşti’ deniyor. Biz raporlarımızda bu çelişkiye dikkat çektik. Çünkü bütün literatür bir yılı geçtikten sonra bu hastalıkta iyileşmenin yüzde 2’ye düştüğünü gösteriyor. Adli Tıp raporlarında ise aradan yıllar geçtikten sonra iyileşmenin yüzde 75 olduğu söyleniyor. Ya ilk değerlendirmeleri ya da son değerlendirmeleri hatalı” diyordu. Ama aynı kurumun iyileşemez dediği hastaları şimdi aynı kurulun yenilenmiş kadroları aniden iyileştiriveriyordu!
Yine başka bir çarpıcı olay şöyle gelişiyordu; 2002 yılında İstanbul emniyetinde dört gün gözaltında kalan Y. ve Ç adlı iki kadın mahkemeye çıkartılmadan önce Adli Tıp’a sevk edildi. Burada kendilerine, işkencenin fiziksel darp ve ruhsal travmayı bulguluyan rapor verildi. Daha sonra yapılan suç duyurusu sonucu mağdurlar kendilerine işkence yapan polisleri teşhis ettiler. Mahkeme başladı. Savcı dört polisin cezalandırılmasını talep etti. Ancak mahkeme beraat kararı verdi. Mahkeme kararını Adli Tıp’tan gelen yeni karara dayandırmıştı. Çünkü 2007 yılında verilen yeni Adli Tıp kararında, hem fiziksel darp izlerini hem de ruhsal travmanın bulunduğunu belirtmekle birlikte şöyle yorum yapıyordu: “Ama bunların işkence delili olduğu söylenemez. İzler kendilerini duvara sürtmeleriyle de oluşmuş olabilir.”
Adli Tıp bu yorumu neye göre yapıyor, 5 yıl sonra mağdurların bedeninde duvar izi mi, ya da duvarda mağdurların izini mi bulmuştur, artık kendileri biliyor!
Başka bir olayda yine Adli Tıp gündemdeydi. Diyarbakır’da Tayyip Erdoğan’ın gidişi sırasında çıkan olaylarda gözaltına alınan çocuklardan 6’sı 13-14 yaşlarındaydı. Çocuklara örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işledikleri, örgüt propagandası yaptıkları vs. nedenlerle 23’e yıla yakın hapis cezaları istemiyle dava açıldı. Çünkü gözaltına alınan çocuklar Adli Tıp kurumuna sevk edilmiş ve görevli uzman bir görüşte vaziyeti anlayıp çocukların, “Eylemin hukuki anlam ve sonucunun bilincinde olduğu” teşhisini koymuştu! En azından psikolojik pedagojik uzman gözetiminde bir süre incelenmesi gereken çocuklara bir bakışta teşhis koymak ayrı bir uzmanlıktı!
Bazı davalar nasıl da ışık hızıyla çözümleniyordu bu kurumda!
Tabii bazı davalarda ışık hızıyla kararlar veren kurum, bazı davalarda ise kağnı hızına bile ulaşamıyordu!
Tır şoförü Osman Görener, 2003 yılında pankreas kanseri olduğunu öğrendi. Ameliyata alındı. Ameliyatın ardından SSK’ya malulen emeklilik başvurusu yaptı ve 2004’te maaş bağlandı. 2006’da SSK, “kontrol raporu” istedi. Okmeydanı Hastanesi’nden alınan raporda kanserde yayılma olmadığı bildirildi. SSK 4 Temmuz 2007’de hastanın çalışma gücünü üçte iki oranında kaybetmediği gerekçesiyle maaşını kesti. Osman Görener dava açarak, birikmiş maaşlarını ve tazminat talep etti.
Ancak çalışma gücünü yeterince kaybetmediği söylenen Osman Görener davayı açtıktan dört ay sonra 49 yaşında hayatını kaybetti. Aile, açılan davayı devam ettirdi, dosya, bilirkişi incelemesi için Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Adli Tıp’tan gelen yazıda aynen şöyle denildi:
“Kişinin, kurulumuz muayene günleri olan pazartesi, çarşamba, cuma günlerinden birinde kimlik belgesi ve tüm tıbbi belgeleriyle birlikte saat 08.30’da kurumumuzda hazır bulunacak şekilde muayeneye gönderilmesi.”
14 ay önce ölen kişi muayeneye çağrılıyor. Üstelik pazartesi, çarşamba ve cuma günlerini kaçırmaması gerekiyor! Yoksa muayene yapmayacaklar!
Ama bunlara karşı eleştiri yapanlar ise susturulmak isteniyor. Üzmez raporu ile ilgili açıklama yapan üç kurum uzmanı, -ki bunlardan biri Adli Tıp Uzmanları Derneği Başkanı Doç. Dr. Serhat Gürpınar’dır- hakkında soruşturma başlatıldı.
Yani konuşanlar susacak!
Yani Adli Tıppppppppppppppp!
Yücel Sarpdere
www.evrensel.net