MİNERVANIN BAYKUŞU

  • Zoltan Fabri’nin Macarlar adını taşıyan filmi İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman topraklarında çalışan Macar köylülerini anlatır.


    Zoltan Fabri’nin Macarlar adını taşıyan filmi İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman topraklarında çalışan Macar köylülerini anlatır. Savaş sürerken Almanya’ya götürülen köylüler tarlalarda çalışırlarken hemen yanıbaşlarındaki toplama kamplarında neler olup bittiğinden habersizdirler. Tarlaları çeviren duvarların ardında zulüm gören, işkence edilen insanlar için kıymetli her dakika, hızla akıp ellerinden kayarken duvarın beri tarafındaki köylüler için zaman durgun bir su gibidir. Yani kımıltısız ve kendi halinde. Film, köylülerin, olağan ritmiyle seyreden gündelik hayatlarıyla bir adım ötede süren bıçak sırtı hayatların çelişkisini öyle iyi yansıtır ki seyirci ister istemez cahil köylülerin orada ne olup bittiğini bilmemesinde kasıt arar. Bilmek bazen, muhtemel bedeli korkutan bir tavır koymayı gerektirir çünkü.
    Duvarın arkasında ne olup bittiğini bilmiyorsanız çığlıklar sadece o duvara çarpıp geri dönecektir ama biliyorsanız bunlara dayanmanız mümkün değildir. O durumda duvarın arkasındaki işkencehaneler de o kadar kolay yükselemeyecektir belki de. Tabii olan biteni bilmek istemiyorsanız böyle duvarların varlığını gerekçe olarak kabul edebilir, hiçbir şeyden haberim yoktu ki, diyebilirsiniz de.
    Türkiye’nin doğusuyla batısı, bir kısmıyla öteki kısmı arasındaki duvarlar filmdeki gibi taştan, çimentodan ve demirden değil ama o denli geçirimsiz bir malzemeyle örüldü. O geçirimsiz ve ağır maddeden hiçbir haber öte tarafa sızamadı. Faili meçhullerle, pusularla perçinlenmiş korku büyüdükçe de olan bitenler sanki bir kuyunun derinliklerine gizlenip sırra kadem bastı. Sanki hiç olmamışlar gibi. Sanki böyle bir film oynamamış gibi.
    Şimdi o kuyularda kayıp gerçekler aranıyor. Çünkü ağır ve sancılı bir süreçle aradaki duvar bir yerlerinden çatladı. Henüz uğultuyla çökmese de gündelik hayatın ritmi bozuldu bir kere. İyi de oldu. Ortaya çıkan her kanıtla, yapılan her itiraf ve ifşaatla o geçirimsiz duvarlara çarpıp kaybolan çığlıkların bir ülkenin ruhunda açtığı yaraları onarmaya bir adım daha yaklaşabiliriz. Yıllardır kayıp olduklarını bildiklerimizin izleri üzerinde olduğunu bilmek bile önemli. Ama çok kritik bir nokta bu. Çünkü kayıtlara kayıp diye geçen, öldürülüp bir yerlere atıldığı artık bilinen insanların şakağına sıkılmış mermilerin bulunması yetmiyor, Botaşın asit kuyuları, “köyü geçtikten sonra tam 11. kilometredeki vadi”ler, Gölbaşı’nın karanlıkları ve ne kadar kör kuyu varsa hepsi açılıp içlerinde ne var ne yok diye ters yüz edilmedikçe bu ülkenin geceleri rahat geçmeyecek. Önce gözaltına alınan, DGM’deki duruşmasında ise suçsuz bulunup salıverilen sendikacının, ailesi kapıda beklerken nasıl bina içinde sırra kadem bastığı madem ki öğrenildi, cesedi bulunmadıktan sonra kimsenin gözüne uyku girmeyecek. Toprağı sıksan ölü bedenlerin fışkıracağının farkında olmak artık toprağa eskisi gibi basamamak ve bakamamak demek.
    İnsan kanıyla beslenen “derin devlet” veya Ergenekon ile yüzleşmek, suç ortaklarının icraatlerini son derece soğukkanlılıkla anlatan çete mensuplarının pişkinliklerine katlanmayı gerektirdiği için tabii ki acılı bir süreç aynı zamanda. Ama toprağa eskisi gibi basamayacak olduğunu bilmek ifşa ve itiraf edenlerin bütün bir geçmişi kusmalarını katlanılır kılıyor. Zaten, “hiçbir şeyden haberim yoktu ki” diyenlerin kalmadığı bir olgunluk düzeyine ister istemez ulaştı bu toplum; öğrendiklerini belleğine iyice yerleştirdi. Ve daha fazlasını öğrenmek istiyor…Ki bütün taşlar yerine otursun; Ülkenin bir tarafını diğerleri için toplama kampı haline getiren duvarlar da çöksün.
    Bu noktadan sonra kim bir duvarla ayrılmış iki hayatın olmasına rıza gösterebilir; en iyi ihtimalle duvarın bu tarafındaki Macarlar’a dahil olmak isteyebilir ki?
    Nuray Sancar
    www.evrensel.net