SÖZ OLA TORBA DOLA

  • Günün birinde bir adam, bir adama, bir adamdan adamın biri diye söz etmişti de görsel basında neredeyse baş haber yapılmıştı bu olay. Ben de, bu adamın biri konusuna bir dokunayım istedim.


    Günün birinde bir adam, bir adama, bir adamdan adamın biri diye söz etmişti de görsel basında neredeyse baş haber yapılmıştı bu olay. Ben de, bu adamın biri konusuna bir dokunayım istedim.
    Bilindiği gibi bir gün adamın biri, balık almak için değil de halkla bütünleşmek(!) için balık pazarına dalar ve dış görüşmeci olmasına karşın iç görüşmelerde bulunmaya kalkar. Nedense, pek bir yaygınlaşmıştır balık kokan elleri sıkmak. Halkla bütünleşmenin en iyi göstergesi olarak düşünüldüğünden sanırım. Hani, “Bak biz bunu da yaparız” dercesine.
    Oysa, tam da halktan kopukluğun göstergesidir bu. Öylesine yapay, öylesine yüzeysel, öylesine gülünç. Bunları balıkçı da bilmektedir, sözde halkçı da, halk da. Ama umursamazlar durumun gülünçlüğünü. “Yıllarca güldük durduk ağlanacak durumumuza da, artık ağlayacak duruma geldik gülünçlüklerimize” duruşu vardır her bir yerde. Balıkçılar da sıkılmışlardır büyük olasılıkla ikide bir medya maymunu yapılmalarından. “İlişmesinler de iki balık satalım şu bunalımlı ortamda” diyorlardır içlerinden.
    Halktan yana olmanın bu olmadığını herkes bilir. Adamın biri de, ikisi de, üçü de… Onların işsizliğini, açlığını, eğitimsizliğini, evsizliğini, özetle yoksulluğunu gidermek olduğunu… Gemicik değil de ekmekçiklerini düzenli sağlayabilmek olduğunu… Kömür, pirinç dağıtmak olmadığını, bunları alabilecek gücü vermek olduğunu… Tuzla tersanelerindeki ölümleri, kot kumlama işliklerindeki sayrılıkları görmezden gelmek olmadığını… Soyguna, vurguna “dur” diyebilmek olduğunu… Bilir ya!..
    Balık pazarı gösterisinin, halka teğet geçmek olduğunu... Bu tür teğetin de, salt varsıllara teğet geçen ekonomik bunalım gibi bir şey olmadığını. Kalıcı, delici, yok ve yoksul edici olduğunu. “En az üç çocuk yapın” çağrısıyla yoksulluğa çözüm(!) sunanların inandırıcı değil, kandırıcı olduğunu… Ve üstelik bunun tanrı kullanılarak yapıldığını da herkes bilir. Bilir ya!..
    Ben geleyim şu adamın biri konusuna. Gittikçe yaygınlaşan balık pazarı söyleşisinde adamın biri, balıkçının birine saçma sapan bir soru sorar. Orayla, burayla ilgisi anlaşılamayan bir soru. Ne ilginçtir ki, o adamın adamlarından biri de balıkçının kulağına doğru yanıtı da fısıldar sanki, olası bir yanlışlığa karşı önlem almak için. Balıkçının bilmesini sağlamak ve kendince soruyu sorana da çanak hazırlamış olmak için. Balıkçı o çanağa düşmez ve soruyu soranı da düşürmez. Acır belki de ona.
    Hani, soruya karşı bir soruyla karşılık verseydi ve “Daha on dördündeki çocuğu yaşında kızı okuldan alıp evlenen adamın birini sen tanıyor musun?” deseydi… Ya da “Saçını başını örttürdüğü kızı yıllar sonra ülkesine karşı kullanan ve uluslararası mahkemelerde yargıya taşıyan adamın biri kim?” diye sorsaydı... Örneğin “Adamın biri, hocasıyla birlikte parti parasını zimmetine geçirmekle yargılanmıştı. Kimdi o?” diye ekleseydi… Üstüne üstlük bir de “Uluslararası mahkemenin mahkum ettiği insan kasabını ülkesinde ağırlayan; hem de devlet töreni ile karşılayan adamın biri kimdir? Sen tanıyor musun?” diye sorsaydı… Bir görüşmeyi bile beceremeyen o görüşmeci yardakçısının tuttuğu o çanağa düşmüş olur muydu, olmaz mıydı? Yurt içindeki, bu görüşmeye bile egemen olamayan adamın biri, ters yüz edip yurt dışı görüşmesine yönelmez miydi, “burada bana ekmek yok“ düşüncesiyle.
    Her neyse!.. Sıkıldım ben bu yalan dolan işlerden. Artık, kendisini haftaya tanıtacağım, Necati Bilgiç’in deyişiyle sporun yazmazlarına döneyim ve ilerleyen günler için değil de, gelecek günler için bir giriş yapmış olayım.
    Sporun yazmazlarından biri de Ali Gümen olmalı. Sivasspor’un geçtiğimiz yıllarda yabancı bir takımla karşılaşmasını yazarken Sivasspor kalecisinin yanlışlarını vurguluyor; kendisi de yanlış yaparak “İlk yarıdaki Sivas akınları bitmek bilmedi ama Braga, 45+2 de 3. kaleci Volkan’ın kurbanı oldu” diyordu. Sanki, Volkan kalesinden topa öyle bir vurmuş ki, top gitmiş, gitmiş, gitmiş, Braga kalesine girmiş ve gol olmuştu. Ya da bir arkadaşının ayağına ulaşmış, o da golü atmıştı. Belki de o köşeden bu köşeye uçarak Braga’nın tüm umutlarını boşa çıkarmıştı. Böylece Braga, yenilmiş, elenmiş ve Volkan’ın kurbanı olmuştu.
    Ahh!.. keşke öyle olsaydı. Ama olan tam tersiydi. Volkan topu elinden kaçırmış, kurbanı olduğu söylenen Braga öne geçmişti. Bu durumda kurban olması gereken Braga değil, Sivasspor’un ta kendisiydi. Sanki, golü atan oyuncu ve arkadaşları sevinçten “Gurban olam sana ey Volkan” diye orta Anadolu havasında bir ezgiye başlamışlardı da, Gümen türkünün etkisinde kalarak onları kurban olarak algılamıştı. Gümen’e göre Braga güme gitmişti. Oysa güme giden çok başkaydı.
    Balık pazarında siyasetin yapamazları, ayaktopu pazarında sporun yazamazları… Böyle mi gidecek bu ömür?..
    ÜSTÜN YILDIRIM
    www.evrensel.net