Kriz 2001’den çok farklı

Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü Başkanı Prof. Dr. Erinç Yeldan ekonomik krizin nedenlerine ve Türkiye’ye yansımalarına ilişkin sorularımızı yanıtladı.


Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü Başkanı Prof. Dr. Erinç Yeldan, Türkiye’nin “ucuz ithalat, yüksek faiz ve dışarıda üretilen malların borçlanarak alındığı, içeride üretim yapılmadığı için de yüksek işsizlik ve yüksek oranlı gelir kaybının yaşandığı ülke” görünümüne dikkat çekti.
Yeldan, ekonomik krizin nedenlerine ve Türkiye’ye yansımalarına ilişkin sorularımızı yanıtladı.

Bütün dünyayı sarsan bu krizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Amerika’da ve Avrupa’da tasarım, fikirler ve kağıt üretiliyor, fakat finansal kağıdın bir değeri yok. Altın standardında değiliz. Herhangi bir şekilde bu kağıda değer atfeden unsur, bu kağıdın kıymetli olduğuna inanıyorsanız kıymetli kağıt olması. İnanmıyorsanız, argo adıyla dandik kağıt.
Bunun karşısında mal üretimi yapan Çin, Hindistan bölgesi...
Bir taraf mal üretiyor, öbür taraf kağıt üretiyor. Üretilen kağıtlar Çin’de, Hindistan’da, Kore’de Türkiye’de Hazine kağıdı olarak uluslararası rezervlerde tutuluyor. Merkez Bankalarında rezerv olarak biriktiriliyor, karşılığında mal satılıyor.
Böyle bir finansal şişkinlik dünyası ile karşı karşıyaydık. Üretilen malların karşılığı, devamlı değerleri şişirilmiş, nesnel olarak ölçülemeyen fakat siz inandığınız için öyle kabul ettiğiniz bir finansal sistem. Bu tarafta bir dolarlık üretime karşı 25-30 dolarlık bir finansal işlem gerçekleştiriliyor.
Bu balon artık patlayınca, sistem çöktü. Çökünce buradaki kağıtların değeri yok. O kağıtların değeri ile ticareti yapılan malların da ticareti yapılamaz hale geldi.

Türkiye açısından...
Türkiye bu oyunun içinde bir aracı, küçük oyuncu görünümde. Türkiye bir ithalat cenneti. ucuz ithalat, yüksek faiz ve dışarıda üretilen malları borçlanarak aldığı ve içeride üretim yapmadığı için de yüksek işsizlik ve yüksek oranlı gelir kaybına uğrayan ekonomi görünümündeydi.
Olayın özü bu şekilde tespit edilmediği için örneğin Başbakan’ın ilk demeci “Türkiye’de konut piyasası sağlamdır, Amerika’daki benzeri bir konut krizine biz uğramayız” oldu. Hatta bir anlamda TOKİ’nin de gizli reklamını yapmış oldu.

Şimdi söylem değiştirdi...
Fakat meselenin aslının bir konut krizinden ibaret olmadığı, gitgide yaygınlaşan finansal ve giderek reel ekonomik kriz hatta bir depresyon olduğu ortaya çıkınca da “efendim bizim bu krizden etkilenmememiz mümkün değil, elbette etkileneceğiz, ama bu bizi teğet geçecek çünkü bizim bankacılık sistemimiz, 2001 sonrası uygulamalar, reformlar sayesinde sağlamdır, güvenilir bir bankacılık sistemimiz var. Bu bakımdan kriz bizi teğet geçecek” söylemine döndü. Buradaki vahim hata, bu krizdeki ana aktörlerin bankacılık sistemi olmadığını görmemek. Bu krizin ana aktörleri doğrudan reel üretim şirketleri, finans dışı şirketler.

Borçlanma yükseldi...
Türkiye bu dönemde 160 milyar dolar net yeni dış borç biriktirdi. Bunun üçte ikisi bankacılık kesiminin haricinde, doğrudan doğruya sınai, doğrudan doğruya tarım işletmeleri, reel üretim yapan şirketler. Yani bu krizin ana unsuru bankalar değil.
1994, 2001 krizinde bankalardı. Şimdi reel sektör şirketleri olunca da, kriz anında ilk etkilenecek ana aktörler bu şirketler oldu. İthalat yoluyla ucuz ara malı aldılar, ucuz yatırım malı, makine teçhizatı, yedek parça getirdiler. O yedek parçaları deyim yerindeyse bir montaj hattında çocukların lego oyuncakları gibi birleştirdiler. Çok düşük katma değerle otomotiv, televizyon, buzdolabı ihracatı olarak, standart teknoloji mallarını ucuz ithalatla ucuz ihracata dönüştürdüler. Ama bu süreçte Türkiye’nin emek yoğun sanayileri, ulusal sanayinin yan bağlantıları, dikey ve yan bütünsellik kopartılmış oldu. İthalat baskısıyla küçük ve orta boy şirketler iflas ederken, büyük şirketler biriktirdikleri yüksek dış borç ile bu küresel ticaret oyununda bir yer kapmaya çalıştılar.
Şimdi bu oyun bozulunca ilk etkilenecek unsur, bu oyunu sürdürmekten nemalanan ithalatçı sanayici şirketler oldu. Reel üretim yapan şirketlerin Eylül ayı itibariyle açık pozisyonları 80 küsur milyar dolara ulaşmış. Yani döviz borçlarıyla döviz varlıkları arasındaki fark 80 milyar dolar. Bankacılık sisteminin çok zayıf olduğu 2001 öncesi bankaların açık pozisyonları bile sadece 15 milyar dolar düzeyindeydi.
İdeojik olarak kapitalizmin, neoliberal küreselleşme ideolojisinin de krize girdiği bir konjonktürdeyiz. Artık bilinen ezberler değişmiş durumda. ‘Serbest piyasa en doğrusunu bilir, piyasada kârını çoğaltmayı amaçlayan yatırımcılar en doğru kararları alır, devlet bu işe müdahil olmasın, ticaret, finans serbest olsun, iş gücü piyasaları, emek yasaları esnekleştirilsin’ ideolojileri artık iflas etmiş durumda. Bu söylemler hayatın pratiği içinde gerçeklenmemiş durumda.
(Ankara/EVRENSEL)

Sultan Özer
www.evrensel.net