23 Mart 2009 00:00

Ne yapıyoruz?

“Topraktan öğrenip kitapsız bilendir” N. Hikmet

Paylaş

“Topraktan öğrenip kitapsız bilendir” N. Hikmet
17 Mart 2009 tarihli Evrensel gazetesindeki M. Yalçıner’in yazısını okuyunca, konunun farklı bir yönüne ilişkin düşüncelerimi okurla paylaşmak istedim.
Devlet, fabrika veya burjuva partilerin yönetimlerinde olmak veya olmamak o şahsın, hangi sınıfın çıkarlarını savunduğuna bağlıdır. Osmanlıda Enderun mektebinde önceleri devşirme Hıristiyan, sonraları da Müslüman ve Türk yetenekli çocukların eğitilerek devlet yönetimine getirildiğini görürüz. Sokullu Mehmet Paşa buna bir örnektir. Cumhuriyet döneminde de devletin yönetim mekanizmalarında yoksul sınıflardan gelme ama burjuvazinin çıkarları için çalışan azımsanmayacak sayıda bürokrat olmuştur.
Burjuva propaganda; devlet yönetme işinin zor ve içinden çıkılmaz olduğunu bunu ancak iyi eğitim almış ve bu işleri bilen kişilerin yapabileceğini empoze eder. Bırakalım devlet yönetimini, hukuk maliye sosyal güvenlik vb. alanlarda mevzuatlar o kadar anlaşılmaz bir haldedir ki, bunun ne anlama geldiğini ancak Türkçe mealine çeviriliyse anlarız. Yasalar, mevzuatlar vb. bilinçli olarak birçok yabancı terim ve ağır bir teknik dille süslenerek hazırlanır. Bazen bu yasaları uygulayanlar bile kendi aralarında çelişkiye düşerler.
Halkımız kendisine ait olmayan bu karışık dili belki anlamaz ama onun anladığı bu partilerden de, devlet yöneticilerinden de kendilerine fayda gelmeyeceğidir. Kimi zaman kafa karışıklığından kimi zaman alternatifsizlikten kendilerini temsil etmeyen partilere oy verirler. Ayrıca, yönetenlerce hep umutlarının, inançlarının istismar edilmesi, çeşitli nedenlerle (etnik, dini vb) karşı karşıya getirilmeleri birliklerini bozmuştur. Devletin askeri, polisi, cezaevi, işkencesi, yoksulluk ve açlık politikaları halkın sırtından hiç inmemiş, neoliberal politikalarla da ahlaki çöküntü ve dezenformasyon yaratılmıştır. Korku ve bireysel kurtuluş fikri işçi ve emekçilerin bir güç olarak ortaya çıkmalarını engellemiştir.
İşçiler emekçiler bu durumdayken, bu ülkenin kendilerine sosyalist, devrimci, demokrat, aydın diyen okumuş cahilleri ne yapmaktadır? Birlikten anladıkları, burjuvazinin koltuk değnekçisi liberaller ile üç beş sol grubu bir araya getirmektir. İşçilerin, emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların birliği, ne düşündüğü, neye ihtiyacı olduğundan ziyade, üç beş grubun birliği daha önemli olmuştur. Emekçiler böyle bir tablo karşısında kime güvenip oy versinler. EMEP’in ortaya koyduğu birlik fikri hayata geçirilmiş olsa idi, milyonlarca işçi ve emekçi için umut olmazmıydı? Bu fikir ezilen kesimleri bir araya getirmezmiydi? (Antidemokratik seçim ve siyasi partiler yasası, EMEP’in kitleler içerisindeki gücü ayrı bir yazı konusu)
Yakın tarihimize göz atarsak, 1965 seçimlerinde TİP’e tüm bölgelerden oy çıktığını ve 15 milletvekilinin parlamentoya girmeyi başardığını görürüz. Vehbi Koç o dönemde “1965’in en önemli iki olayının, hızlı nüfus artışı ile TİP’in meclise girmesi olduğunu” söylemiştir. O yıllarda toplumun eğitim ve bilinç düzeyinin 2009 Türkiye’sinden yüksek olduğunu söyleyemeyiz. Başka bir örnek; 22 Temmuz seçimlerinde Kürt illerinden AKP’ye yüksek oy çıkmasında DTP’nin hiç mi günahı yoktur. Kürt halkı kendisine öncü olarak gördüğü partisinin etkisiyle de AKP’ye oy vermemiş midir? (Geçtiğimiz günlerde Fox TV de bir programa katılan O. Baydemir’de bu durumu itiraf etmiştir)
Kapitalizm doğası gereği bir kez daha kriz yaşamaktadır, bundan önceki ekonomik krizlerde olduğu gibi bu krizden güçlenerek çıkmaya çalışacaktır, önemli olan burjuvazinin ne yaptığı değil, sendikaların, emekten yana siyasi parti ve oluşumların birlik ve kurtuluş için ne yaptıklarıdır. Sözlerime Nâzım’ın dizeleri ile başladım, onun dizeleriyle bitirmek istiyorum.
“Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmesin önlerine
ve bir kerre vakterişip:
-Gayrık,yeter!.
demesinler.”
Gürsel Şenşafak (Diyarbakır)
ÖNCEKİ HABER

Göle atılan taşın hikayesi: Aşk

SONRAKİ HABER

Sanayi üretimi beklenenden fazla düştü

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa