Dışı kırmızı gibi de!..

Dışı kırmızı gibi de!..

Yerel seçimler yaklaştıkça, seçimin araç ve argümanlarında da çeşitlilik artmaya devam ediyor.


Yerel seçimler yaklaştıkça, seçimin araç ve argümanlarında da çeşitlilik artmaya devam ediyor. Düzen ve sermaye partileri, işin başından beri, ekonomik güçlerini kullanarak kitleleri etkilemeye, hediyeler, rüşvet ve vaatlerle seçmenleri kendi saflarına çekmeye çalışırlarken, bu partilerden iktidarda olanlar, daha da ileri giderek, devlet veya belediyelerin olanaklarını da siyasal çıkarları için kullanmaya yöneldiler. Merkezi iktidar, her türlü malzemeyi, valisinden kaymakamına, hepsini kullanıyor. Adeta, babalarının malını dağıtır gibi sadaka dağıtıyorlar. Kendileriyle dirsek temasında olmayan belediye başkan adaylarına oy verilmemesini isteyerek, seçmenleri tehdit ediyorlar. Belediyeleri elinde bulunduran yerel yöneticilerin de tutumu bundan pek farklı değil. Yeniden aday olan eski başkanlar, başında bulundukları belediyelerin, mümkün olan tüm olanaklarını, hiç çekinmeden kullanıyorlar.
Merkezi ve yerel yönetimlerde, gücü elinde bulunduranların bu tutum ve davranışlarını, (onaylamasak da) anlamakta zorlanmayabiliriz. Hatta, “Bal tutan parmağını yalar” denilmiştir ya hani, sırf bu nedenle, anlayışla karşılayanlarımız bile çıkabilir. Ama işin, bir de, sendikalar ve sendikacılar açısından bakılması gereken yanı var ki, (tam da bu yanı...) evlere şenlik...
Sendikalar, işçilerin ve emekçilerin, işverenle olan ilişkilerinde haklarını koruyup, geliştirmek için kurulmuş emek örgütleridir. İşveren kesimi doğası gereği daha çok çalıştırıp, daha az ücret ve özlük hakkı tanımak isterken; sendika, işçilerin daha uygun koşullarda çalışıp, daha çok ücret almalarını ve daha gelişmiş sosyal haklara kavuşmaları için mücadele eder. Daha doğrusu, hukukun böyle işlemesi gerekir. Doğal olarak, sendikacı da bu mücadelenin işçiden yana tarafı durumundadır. Patronla mutlaka kavgalı olması gerekmez ama, hiç bir zaman da, masanın aynı tarafında oturması söz konusu olamaz. Bu durumun, genel veya yerel seçim dönemlerinde de böyle olması gerekir.
Ülkemizde ise, mücadeleci bir geçmişe sahip ve itibarını da bu mirastan sağlayan bazı sendikalara baktığımızda, durumun hiç de böyle olmadığını görüyoruz. KESK yöneticileri, yerel seçimlere dönük yaptıkları açıklamalarda, “halkçı, katılımcı, demokrat” adayları destekleyeceklerini belirterek, seçim dönemlerinde her parti ve adayının kendisine uydurduğu bu nitelikleri işaret ederek, ucu açık bir değerlendirmeyle adeta, bir belirsizliği tarif etmektedirler. Hiç açıklama yapmasalar daha iyi ederlerdi aslında. DİSK ise, daha da kötüsünü yapıp, yıllardır yönetimde oldukları halde, hiç bir halkçı açılımda bulunmayan, belediyelerdeki hemen tüm hizmetlerin özelleştirilmesine öncülük eden, kentlerin yaşanmaz hale getirilmesinde, en az merkezi AKP iktidarı kadar sorumlu tutulması gereken CHP’li adayları destekleyeceğini açıkladı. Kaldı ki DİSK, örneğin İzmir Büyük Şehir Belediyesi ile işçi-işveren ilişkisi içinde bulunmakta ve seçimlere bir hafta kala, tam bir seçim propagandası formunda bir de toplu sözleşme imzalamaktalar. Bir sendikacının nasıl bir siyasi partiyi desteklediği, elbette önemlidir, ama yine de kendi bileceği bir şeydir. Fakat bir sendikanın nasıl bir partiyi veya adayı destekleyeceği, çok daha önemlidir ve tüm işçiler adına yapılan bu tercihten de sendikacılar sorumludur. Bu, unutulmamalıdır.
İşkencecisine aşık olan tutuklu misali, sendikacıların da işverenleriyle böylesine yakınlaşması hiç de hayra alamet değil gibi geliyor, bize...
Mehmet Kâmil Bal
(Emek Partisi Bornova
Belediye Başkan Adayı)
www.evrensel.net