29 Mart 2009 04:00

Patentli genlerle yaşamı patentlemek

Son yirmi yıldır bilim insanları, sağlıkçılar, hasta hakları savunucuları ve sosyal politikalarla ilgilenen hemen hemen herkesin şu ya da bu aralıklarla tartıştığı bir konu, yaşamı patentlemek.

Paylaş

Son yirmi yıldır bilim insanları, sağlıkçılar, hasta hakları savunucuları ve sosyal politikalarla ilgilenen hemen hemen herkesin şu ya da bu aralıklarla tartıştığı bir konu, yaşamı patentlemek. Gen teknolojisi ve biyoteknoloji alanındaki bilgi birikimimiz ve araçlarımız arttıkça, hastalıkları ve onlara neden olan moleküler bozuklukları daha iyi anlamaya başladık. Hücreyi ve onu oluşturan DNA, RNA, protein ve yağlar gibi temel yapıtaşları ve bunların birbirleriyle ilişkileri daha fazla incelendikçe, hastalıkların arkasında yatan nedenler de daha çabuk öğrenildi. Bu süreç, biyoteknoloji ve gen teknolojisi alanlarındaki araştırmaları geliştirmek ve hızlandırmakla kalmadı, bir anlamda biyoteknoloji yüzyılının önünü de açmış oldu. DNA’nın yapısının 1953’te Watson, Crick, Wilkins ve Franklin tarafından bulunmasından bu yana biyoloji biliminin ön yüzünü, daha doğrusu medyatik ve parlayan yüzünü DNA ve genler oluşturdu. İnsan genom dizisinin yayınlanması ise bu süreci daha da popülerleştirdi. Genlerle yatar, genlerle kalkar olduk. Kalp hastalığı, kanser gibi kopleks ve çok faktörlü hastalıkların birçoğu, yalnızca genlerdeki bozukluklara atfedildi. Hatta ve hatta daha da ileriye gidilerek; inanç, hırsızlık, homoseksüellik genlerinin bile bulunduğu ileri sürüldü. Biyoteknoloji yüzyılı ile birlikte aslında gen-merkezcilik yüzyılı da başlamış oldu. Oysa moleküler biyolojideki tüm yeni gelişmeler ve çalışmanın ana ekseni, günümüzde hücreyi oluşturan tüm elemanların birlikte nasıl çalıştığına, bunlar arasındaki sinyal iletişimini anlamaya yönelmeye başladı bile. Çünkü hücrelerimiz oldukça dinamik yapılardır. Hücrelerimizi oluşturan proteinler, birbirini etkilemekte ve birbirlerine çeşitli mesajlar göndermektedir. Bu mesajlara göre hücrelerimiz işlevlerini ve yaşamlarını sürdürmektedir. DNA’mız ve RNA’mız da kuşkusuz bu hücre bütününün dinamik parçalarındandır. Genler DNA üzerinde kodlanmış DNA parçacıklarıdır ve tüm proteinlerimiz bu genlerin ürünüdür. Ancak proteinlerin oluşumunu sadece genler kontrol etmezler, proteinlerin oluşumundan sonra da bu proteinler çeşitli değişikliklere uğrarlar. Bu dinamik yapıdaki bozukluklar, sinyal iletişimindeki aksaklıklar, çeşitli hastalıklara sebep olabilir.
İlk gen patenti 1970’li yılların sonunda insan büyüme hormonunu kodlayan gen için alınmıştı. 2005 yılında sonuçları açıklanan bir araştırmaya göre insan genlerinin yaklaşık beşte biri ABD’de patentlenmiş durumda. Bu patentlerin yaklaşık beşte üçü özel firmalara, kalanı ise üniversitelere ve onların kurduğu çeşitli AR-GE firmalarına ait. Tüm bu tabloya baktığımızda, genlerimizin hızla patentlendiğini anlamak çok zor değil. Geçtiğimiz hafta Nature dergisinde yayınlanan iki yorum makale, genlerin patentlenmesi konusunu tekrar gündeme taşıdı. ABD’de Duke Üniversitesi’nden ve Avrupa’nın çeşitli üniversitelerinden bilim insanları, genlerin patentlenmesi konusundaki endişelerini belirten ve yaptıkları araştırmaları anlatan iki yorum makale yayınladılar. Burada özellikle, genetik tanı testleri ve bu amaçla patentlenen genler konu edilmektedir. ABD’deki bazı akademisyenler, Avrupalı akademisyenler ve Avrupa’daki enstitüler, genlerin patentlenmesi furyası başladığında, bunun, yapılacak araştırmaların önünü keseceği, özellikle genetik hastalıkların tanısı için hazırlanan genetik testlerin maliyetini yükselteceği ve sağlık alanında tekelleşmenin tehlikesi gibi gerekçelerle genlerin patentlenmesine karşı çıkmışlardı. ABD’li akademisyenlerin geçtiğimiz on yılı değerlendiren çalışmaları, genlerin patentlenmesinin maliyetleri beklenen kadar yükseltmediği yönünde. Ancak bu akademisyenler, çalışmalarında önemli bir noktaya dikkat çekmekten de geri durmamışlar ve hastalık tanısı alanındaki tekelleşmenin tehlikelerine özellikle vurgu yapmışlar. ABD’de özel sağlık sigortalarının birçoğu, bu tanı amaçlı testlerin ücretlerini maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle karşılamıyor. Örneğin meme kanserine sebep olan BRCA genindeki bozuklukların tanı testinin patenti, ABD’li bir firma tarafından alınmış. Firma bu alanda tek. Ancak sonradan anlaşılıyor ki bu testte bazı eksiklikler var. Ancak testin patenti bu firmada olduğu için dışarıdan bir müdahale yapılması oldukça zor görünüyor. Ayrıca başka araştırma laboratuvarlarında bu konunun yaygın olarak çalışılmasının önüne geçildiği için bilimde istenen ilerlemenin sağlanamayacağı da ortada. Testin tamamlanması için firmanın adım atmasını beklemek gerekiyor.
Avrupa’daki durum ise ABD’den biraz daha farklı. Avrupa’daki laboratuvarların birçoğu, çalıştıkları alandaki patentleri araştırmıyor bile; bir kısmı patentin arkasından dolanacak bir yol buluyor, bir kısmı ise bunun geçerliliğine itiraz edecek gücü kendinde bulabiliyor. Gen patentlerinin avukatlığını yapanlar ise patentlemenin rekabeti ve bilimsel gelişimi artıracağını öne sürüyorlar. Akademisyenler şimdilik, hükümetlerin, hastaların yararlı testlere erişimini sağlayacak önlemler almasını, patent anlaşmalarının altında ezilen laboratuvarların hükümetlerce daha fazla desteklenmesi gerekliliğini savunuyorlar. Oysa bütün bunlar, doğrudan bilimin ticarileştirilmesinin, sağlıktaki tekelleşmenin bir ürünü olarak kendisini ortaya koyuyor. İşte bu nedenle, genlerin ve yaşamın patentlenmesine hayır diyoruz!..
Günseli Bayram
ÖNCEKİ HABER

Şifreleme ve güvenlik

SONRAKİ HABER

Taksi ücretlerine 23 Haziran'dan sonra zam geliyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa