BAŞYAZI

BAŞYAZI

  • Medya, “yandaşıyla” “muhalifi” ile tıpkı o; “Dış politika milli davadır. Her zaman ve her şart altında bizimkiler haklıdır!” günlerine geri döndü.


    Medya, “yandaşıyla” “muhalifi” ile tıpkı o; “Dış politika milli davadır. Her zaman ve her şart altında bizimkiler haklıdır!” günlerine geri döndü.
    Dün, Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri seçilmesi ile ilgili Gül ve Erdoğan arasındaki farklı yaklaşım bile, Erdoğan’ın klasikleşen şovuyla bir “Erdoğan-Türkiye zaferi” olarak ilan edildi.
    Yani, Türkiye’den başka herkes “Rasmussen genel sekreter olsun” diyordu; Türkiye, “Olmaz, veto ederim. Bu adam bu işi yapamaz” diyordu. Ama daha gün bitmeden Rasmussen seçildi ve onu seçtirmek de “Türkiye’nin, Rasmussen’i, AB’yi dize getirmesi, Türkiye’nin zaferi” oluyor.
    Tabii bu seçimin şartları da çok ilginç!
    Birinci şart: Rasmussen İslam dünyasından “Muhammed Karikatürleri için özür dileyecek”miş. Bildiğimiz kadarıyla Rasmussen, o zaman da “karikatürlerin yayımlanmasının doğru olmadığını” söyledi ve ekledi: “Ama bu basın özgürlüğüyle ilgili bir sorun olduğu için hükümetimiz müdahale edemez!” Şimdi fazladan ne diyecektir?
    İkinci şart: Roj TV’nin kapatılması. Rasmussen, belirli uluslararası normlar ve Danimarka yasaları çerçevesinde yayın yapan bir kuruluşu nasıl kapatacaktır? Bir biçimde Roj’u kapatırsa, bu yasasızlık, adaletsizlik sayılmaz mı? Kaldı ki, Danimarka hükümetine Rasmussen, “Türkler bana oy verdi, sen de Roj’u kapat!” mı diyecektir? Böyle bir “garanti”ye, bizim basından başka kim inanır?
    Üçünçü şart: NATO’nun Afganistan özel temsilcisi bir Türk olacakmış! Ne güzel! Herkes zaten Afganistan’dan görev almaktan kaçarken, Türklerin göreve koşması, sadece “asil bir duygu” olarak selamlanır Avrupalılar tarafından. Çünkü bu, Türk ordusunun Afganistan’da daha çok sorumluluk alması demektir.
    Dördüncü şart: NATO’nun askeri müdahalelerinde Türk subaylarının görevi yükselecekmiş! Bu da üçüncü şart kadar, NATO ülkelerinin alkışlarla kabul edeceği bir şart. Çünkü karara katılan külfetine de katlanır.
    Beşinci şart: NATO genel sekreterinin silahsızlanmadan sorumlu yardımcısının vekili Türk olacakmış! Aman ne güzel! Demek ki artık “Şu ülkede kitle imha silahları var” provokasyonunun başında Türkler de görev alacak. Örneğin İran’ın silahsızlandırılması gibi!
    Bırakalım bütün bunları; NATO’da yer alarak oradaki sorumluluklarını artırmaktan Türkiye’nin nasıl bir çıkarı vardır?
    Biraz gözlerimizi açarak bakarsak; Türkiye’nin, NATO’da olmaktan hiçbir çıkarının olmadığını görürüz. Tam tersine, NATO’daki Türkiye; NATO’da kalarak, Batı emperyalizminin egemenliğini sağlamlaştırmada “nöbete girmiş” olmaktadır. Hele görev ve yükümlülüklerini artırarak, tamamen Batı emperyalizminin taşeronluğuna soyunmuş olmaktadır.
    Ama NATO’nun Türkiye’ye ihtiyacı çok fazladır. Çünkü NATO, Avrupa ülkelerinde her cepheye koşacak asker bulamamaktadır. TSK, bu açıdan her bakımdan önemli kaynaktır. Bu yüzden de Türkiye, bugün askeri gücü, deniz ve hava üsleri, jeostratejik konumuyla “NATO’nun, bir askeri saldırgan pakt olabilmesi için en önemli NATO ülkesidir” diyebiliriz. Türkiye olmasa NATO yarı gücünü kaybeder!
    Pragmatist; çıkardan başka bir inancı ve ilkesi olmayan Batılı politikacı ve diplomatların, Erdoğan’ın kaprislerini görmezden gelmelerinin, yerine göre pohpohlamalarının nedeni de budur.
    Kısacası, Türkiye’nin “şart olarak öne sürdüklerini”, Obama zaten Ankara’da Türkiye’den isteyecekti; “NATO’da ve Afganistan’da daha çok görev üstlenin” hatta, “PKK’yi sıkıştırıp şu Irak işlerini birlikte kotaralım” da diyecekti. Ama Türkiye’yi yönetenler, görünüşte aşırı vatansever, gerçekte aşırı Amerikancı oldukları için Amerika’nın kazandığını kendi zaferleri olarak görmektedirler.
    Aslında Obama, Türkiye’ye gelmeden Türkiye’den isteyeceklerinin yarısını Rasmussen üstünden aldı.
    Tıpkı 1950’lerde Menderes hükümetinin, Türkiye’yi ABD’ye üs olarak peşkeş çekerken bunu “Türkiye’nin kazancı”, “Hükümetin uluslararası diplomatik zaferi” olarak göstermesi gibi!..
    İHSAN ÇARALAN
    www.evrensel.net