Altan Erkekli: Sanat zaten siyasettir

Altan Erkekli: Sanat zaten siyasettir

Siyaset, yaşamın içinde insanların birbirlerine karşı durumlarıdır, duruşlarıdır, davranış biçimleridir, hayatı algılamalarıdır, yaşamı anlama çabalarıdır.


Altan Erkekli, artık çiçeği burnunda bir belediye meclis üyesi. Geçtiğimiz hafta gerçekleşen seçimler sonucu Beşiktaş belediyesi meclisi’nde görev aldı. Usta tiyatrocu, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda 1975’'te başladığı ti-yatro yaşamına hâlâ büyük bir tutkuyla bağlı. Ona yöneltilen her sorunun cevabı tiyatro. Altan Erkekli’ye göre Türkiye’de yaşadığımız her sorunun nedeni tiyatrosuzluk ve her sorunun çözümü de daha fazla tiyatro izlemek ve sanatla yaşamak. Görevini, sanatı sevdirmek olarak belirleyen bir “siyasetçinin” icraatlarını görmeden evvel, söylediklerine kulak verin!

Aday olduğunuz için bazı kesimlerden tepki aldınız. ‘Sanatçı siyasetle uğraşır mı?’ diye düşünenler oldu...
Biz geçen “Abbas Güçlü’yle Genç Bakış” programına gittik. Ben iki yıl önce Abbas Güçlü’nün Muğla Üniversitesi’ndeki programında Kenan Evren’i alkışlayan çocukları görünce hiç o programa bakmı-yordum. Kahraman gibi alkışlandı Kenan Evren. Katili alkışlayan bir ülkenin gencecik çocukları… Ve onlar dediler ki: “siyasete girmemeli bir sanatçı.” Ben de dedim ki onlara; arkadaşlar, siz şimdi şuradan çıkıp bir tostçuya gittiğinizde ‘abicim benim tostumu fazla bastırma’ ricanız bile bir siyasettir. Siyaset, yaşamın içinde insanların birbirlerine karşı durumlarıdır, duruşlarıdır, davranış biçimleridir, hayatı algılamalarıdır, yaşamı anlama çabalarıdır.

İbrahim Tatlıses de aday olmuştu ama kimse ‘sanatçı siyaset yapmamalı’ diye bir tartışma sürdürmemişti onun üzerinden. Acaba gençlerin algısı bakımından Altan Erkekli, siyaset için ‘temiz’ bulunduğundan mı böylesi bir tepki gelişti?..
Kirli kirli diye o sular bırakıldı, arıtılması için uğraşılmadı. O sular bizim kaynaklarımızı da kirletecek o zaman.

Siyasi kimliğinizin farkında değiller mi acaba gençler?
“Siz erkten çekinmiyor musunuz, neden bunun içine girdiniz?” diyorlar bana. Ben neden çekineyim? 1975 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (AST) Maksim Gorki’nin Ana adlı oyunuyla başlamışım hayata. Zaten “erk”e karşı duran bir tiyatroda, sosyalist dünya görüşüyle başlamışım, ne olduğum belli. Şimdi neden gocunuyorlar ki; “siyasete girdi, girmemeliydi” diye? Biz tiyatro olarak zaten siyasetin içindeydik; emekten yana bir dünya, sosyalizmden yana bir dünya için… Neden ilginç geliyor ki siyasete girmemiz; bir şuursuzluk örneği bence. Sanat zaten siyasettir ki. Güzel bir dünyayı, barış içinde bir dünyayı hedefliyoruz biz.

Bir sanatçı, belediye meclisinde ne tür bir görev yapar?
Sanat, her şeyi çok çabuk değiştirebilecek güce sahip, ulvi bir anlatımlar bütünü. Okullarda tiyatro söyleşilerine başlayacağız, mahallelerde insanlara sanatın ekmek, su kadar değerli bir şey olduğunu anlatacağız. İnsanın kendiyle barışık olması için bir şe-kilde bir romanın içine girebilmesi, bir tiyatroyu izlemesi, bir şiir dinletisinde olması gerektiğini anlatacağız. Buram buram sanatın içinde olmak gerekiyor. Yoksa koltuğumuzda dosyalarla, şu plazanın bilmem nesi için dolaşmayacağız.

Mecliste görev yapmak zaten bu işin en emektar tarafı değil mi?
Tabii, parası yok, makamı yok, sekreteri yok, titri yok…

‘Dünyada iki insan kalana kadar tiyatro sürer’
Bizim ülkemizde oyuncu televizyon aracılığıyla evlere girdiğinde ya da beyazperdede oynadığında tanınır ya geniş yığınlar tarafından. Siz Vizontele’de oynadıktan sonra, yani 2001 yılında, bir anda sanki uzaydan gelmiş gibi karşılandınız. ‘Bu adam nerden çıktı?’ diye düşündü insanlar. Oysa çeyrek asırdır oyunculuk yapıyordunuz. Bu acayip durum neler hissettirdi size?
Tiyatrosuz yaşamanın sonuçları bunlar. Ankara’da, 1963 yılında kurulan Ankara Sanat Tiyatrosu’yla yüze yakın oyunda, hem dünya tiyatrosunun hem Türkiye ti-yatrosunun önemli yazarlarıyla buluşarak sahneden bir şeyleri aktarmaya çalıştık. Ama buraya gelip Vizontele ile birlikte tanınınca söylediğiniz gibi oldu. Ben Polonya’dan gelmedim, Türkiye’nin başkenti Ankara’daki bir tiyatrodan geldim. “Bu duruma üzülü-yor musunuz” diye sordular; hayır, ben sizler adına üzülüyorum dedim, bu bizim yaşadıklarımızı göremediniz. Türkiye’de tiyatronun yüzde 1 izleyicisi olduğu ve kitlelerde buluşamadığı için, buluşturulmadığı için… bütün sorun buradan kaynaklanıyor. Tamam, buluşturmayan erk ama buluşmasını sağlayacak araçlar görsel ve yazılı medya, kültür sayfaları. Yaptığınız başarılı bir işi sizin aracılarınız yok sayarsa ne yapacaksınız, elinizden ne gelir? Sizin göreviniz 20.30’da perde açıldığında her şeyiyle işinizin hakkını vermektir. Siz ulaşamıyorsunuz, o anda kaç kişi izliyorsa ya da turneye çıktığınızda buluşabiliyorsunuz... Hakikaten ülke adına acınası bir durum.

AST’yi özlüyor musunuz?
Elbette, biz AST’de 24 saati ti-yatroyla yaşardık, yani yaşam biçi-mimiz tiyatroydu. Bize her şeyi öğreten yerdir AST. AST’de olduğum yıllarda Türkiye başka bir yerdeydi benim için. Tiyatro önündeki kuyrukların pazartesi 11’de başlayıp 14’te biletlerin tamamının bittiği bir tiyatroda o tatlı ve mutlu anlar unutulmaz elbette. Ama bugün tiyatroya başlasaydım belki bu cümleleri söyleyemeyecektim. Teknolojinin gelişmesi ve ne yazık ki biraz da görgü-süzlükleri had safhada bir ülkede olduğumuzdan tiyatro geri plana atıldı. Diyorlar ki: “tiyatro sanatı eskidi.” Hiç mümkün mü, yeryüzünde iki insan kalana kadar tiyatro varlığını sürdürecek. Bir oyuncu diğeri izleyici olacak.

Bazı tiyatrolar dolu salonlara oynuyor. Bunu umut verici görmüyor musunuz?
71 milyon olmuş nüfus. Sinema rekora koşuyor denen rakam 4.5 milyon. 70 milyonda 4.5 çok ufak bir rakam. 25 milyon telaffuz edilirse çok mutlu olacağımız anlamına gelecektir. Tiyatroda da aynı şey. 3-5 tiyatronun dolu gitmesi bir şey ifade etmiyor. Şöyle toprağı eşelediğinizde büyük kalıntıları olan kültürlerin üzerinde yaşıyoruz. Bergama’daki Asklepeion 5 bin kişilik. Toprak altında bir 15 bin kişilik var, bir 45 bin kişilik var, kazılmamış bekliyor. Biz o kültürlerden geliyoruz. Sekiz saat oyun izlenen toprakların üzerinde yaşıyoruz. Tiyatronun ha-yatı yönettiği yaşam biçimlerinin üzerinde… Onun için 21 milyonluk İstanbul’da on tiyatronun kapalı gişe oynaması hiçbir şey ifade etmiyor. Her gün 20.30’da 6 mil-yon kişi İstanbul’da tiyatro salonunda olursa o zaman çok şey değişiyor demektir. O zaman “çiçekleri koparmayın” tabelasını parka koymayız, “yerlere tükürmeyin” tabelasını koymayız.

AST’yi tekrar bir araya getireceksiniz galiba…
Evet, bu sezon ya tamamen Ankara’da ya da İstanbul’da bir oyunla başlayacağız. Böyle bir kararımız var. Oyunu da kısa bir sürede netleştireceğiz.

‘Dizide tiyatrodaki huzur yok’
‘Dizilerde oyunculuk çok önemli değil’ denir. Altan Erkekli gibi bir oyuncu, meziyetlerinin küçük bir kısmıyla televizyonda ‘isteneni’ verebilir herhalde. Bu size sıkıcı gelmiyor mu?
Şöyle sıkıcı olabiliyor; diziler uzun sürünce, 75-80 bölüm olunca, artık öyküde tekrarlamalar başlıyor. 20. bölümde söylediğinizi belki 60’ta kelimelerin yeri değişecek şekilde tekrar söylüyorsunuz. Oturduğunuz yer, kamera açısından, aynı şekilde çekiliyor. Orada da çok yoğun bir emek, yoğun bir çalışma temposu var; 16-17 saat çalışılıyor. Dışarıda çalışılıyor; yağmur çamur, saati yok düzen yok. Tiyatroda 40-45 gün prova yaptıktan sonra her şey çok disipline. Matineye kaçta başlayacağınız belli, suare ne zaman belli, turne 15 gün önceden belli, hangi otelde kalacağınız…her şey çok disipline gidiyor tiyatroda. Dizide tiyatrodaki huzuru bulamıyorsunuz. “Acaba bu bölümden sonra ne olacak, dizi kaldırılacak mı?”, hırpalanıyorsunuz. İstemediğiniz sahnede olmak durumunda kalabiliyorsunuz.

Bir dönem siz de haklı olarak büyük tepki gösterdiniz dizilerin reyting gerekçesiyle yayından kalkmasına… Ticari bir iş yapıldığı gerekçesiyle hiç müsamahasız davranılabiliyor...
AST ilk oyununu, “Godot’yu Beklerken”i üç kişiye oynamış. Ertesi gün altı, ondan sonraki gün dokuz kişiye oynamış. Rahmetli Asaf Çiyiltepe demiş ki: “biz bu işi tutturduk.” Ve tuttu, 46. yılına giriyor AST. Hayata bakışla da ilgili davanız. Biz geçen gün sizin kanala, Hayat TV’ye gittik. İçeride bekçi dahil 10-12 kişi vardı. Başka kanallarda bir ordu karşılıyor. Demek ki az insanla da yayın devam ediyor, halka meramınızı anlatabiliyorsunuz. Böyle de bakmak gereki-yor hayata.

‘Ölen de biz öldüren de’

Güneşi Gördüm’de en önemli karakterlerden birini canlandırdınız. Bir oğlu askerde, biri dağda, diğerinin ise bacağının biri mayın yüzünden yok. Köyünü terk edip yurtdışına kaçmak zorunda kalan bir babayı, Davut’u... Neler hissettirdi size bu karakteri canlandırmak?
Benim de iki oğlum var. Bir tanesi yirmi yaşında, tiyatro bölümünü kazandı, Ankara’da. Diğeri on yaşında. Bu 25 yıllık süreçte her zaman analar ve babalar gözyaşı döktü. O insanların acılarına mutlaka bizim dahil olmamız gerekiyordu. O topraklarda yüzyıllardan beri barış içinde yaşayan insanların; ulusal kurtuluş savaşını, Çanakkale’yi dedeleriyle birlikte omuz omuza kazanmış insanların bugün bu hale getirilmesinin ayıbı, utancı bize ait olmamalı. Biz barışı beraber planlayan insanlar olmalıyız bu topraklarda. Onun için Davut karakterinde böyle bir anlatım şansı gördüm. Ben de kendi evladımı kaybetmiş gibi Davut’u oynadım. Kendi evlatlarımın yaşaması adına orada oldum.

Belki beş sene evvel böylesi bir filme şu gün gösterilen tahammül gösterilmeyecekti. Sizce de bazı şeyler değişiyor mu?
Artık herkes boşuna akan bu kanın, bu gözyaşının mutluluk türkülerine dönüşmesini istiyor. Filmde dediği gibi Davut’un: “ölen de biz öldüren de biz.” Bu paralarla bütün köylere okul yapılabilirdi, bütün evlere su gelebilirdi, ondan sonra otomatik çamaşır makineleri gidebilirdi. Herkes bunun farkına vardı artık.

Çekimler sırasında karşılaştığınız, bize de aktarmak isteyeceğiniz bir gözlem, anı var mı?
Çekim yaptığımız terk edilmiş köyde Yahya diye biri vardı. Benden çok küçük, iki ufak çocuğu var, elinden her iş geliyor. “Senin elinden her şey geliyor, burada yaşam geçer mi?” dedim. “Ben yedi yıl İstanbul’da çalıştım abi, fayans ustası olarak. Beş yıl İzmir’de çalıştım. Yapamadım, oralar bize göre değil, bak burası cennet” dedi. Cennet dediği yerde su almaya herkelerle gidiyorlar, iki metre kar. Kar yağdığında Kağızman’a ulaşım (27 km) kesiliyor, inemiyorlar aşağıya. “Burası cennet” diyor. Biz kat kat giysilerle üşüyoruz, o gömlekle duruyor. “Üşümüyor musun?” dedim, “daha bahar, hele kış gelecek” dedi. O alışmış bunlara, bir tek huzur istiyor. Başka bir isteği yok. Beslediği hayvanların değeriyle alınmasını istiyor. Bizim tek amacımız olmalı; onlara mutluluk ve huzur vermek.
Devrim Büyükacaroğlu
www.evrensel.net