SÖZ OLA TORBA DOLA

SÖZ OLA TORBA DOLA

  • Yenimahalle’nin yeni belediye başkanı araba dolaştırıyordu ilçenin sokaklarında geçen pazar. Seçilmesinden dolayı ilçe halkına iyi dileklerini sunuyor, coşkulu biçimde “Sağ olun” diyordu.


    Yenimahalle’nin yeni belediye başkanı araba dolaştırıyordu ilçenin sokaklarında geçen pazar. Seçilmesinden dolayı ilçe halkına iyi dileklerini sunuyor, coşkulu biçimde “Sağ olun” diyordu. Mahallemin muhtarı Ali Coşkunyürek de utkusunu; hem de mutluluğunu kendi çapında bir coşkuyla, muhtarlığa astığı kocaman bir duyuru ile iletiyordu. O da bir “sağ olun” çekiyordu mahalleliye. Geçen hafta sözünü ettiğim Aysel Erer gibi her eve yazılı bir duyuru yapmalarını isterdim; ama yine de onun olgunluğuna ve dolgunluğuna eren başkalarının olduğunu görmek de sevindirici. Sağ olsunlar. Kutlarım bu insanları. Umarım sonraki seçimlerde daha bir artar olgun ve dolgun insanlar, bol köpüklü arpa suyu kıvamında.
    Yaptığı etkinliklerden çok, söylediği sözlerle basında yer bulabilen Fazıl Say, saymış durmuş seçim sonuçlarına ilişkin görüşlerini. Doğal olarak da Deniz Baykal’a. Sayarken de, eğer okuduğum gazetenin yanlışı değilse, mektubun bir bölümünde “Deniz Bey, Mevzubahis konusu olan…” diye başlamış bir sözüne. “Mevzu” ile “Bahis” ayrı ayrı ele alındığında ikisi de konu anlamına gelse de, birleştirildiklerinde “konunun konusu” diye bir anlam kazanmıyor da “söz konusu” olarak karşılık buluyor dilimizde. Böylece Arapça’daki anlamsızlığını Türkçe’de olağanüstü güzellikte bir anlamla gidermiş oluyor.
    Mevzubahis üzerine bir de “konusunu” ekleyince olay tümden konu dışına çıkıyor ve dağılıp gidiyor. Piyano ile neyi birlikte çalmanın ötesinde bir durum çıkıyor ortaya. Fazıl Say’ın korkularını sayıp döktüğü toplumsal içerikli mektubunda geçen “mevzubahis konusu” na bağlı olarak kendi adamlarıma döneyim ben.
    Yanılmıyorsam geçen yıl bu zamanlardan üç beş ay erken bir zamanda Ermenistan ile ayaktopu karşılaşması için bu ülkeye gitmişti bizim ulusal ayaktopu takımımız. Ulusal takımımızın Ermenistan’a gidişini “…Ermenilerin ilgi alaka ve dostça yaklaşımları etkiledi” diyerek anlatıyordu Tayfun Barındırır. Yani, aynı anlamdaki ilgi ve alaka sözcüklerini bir tümcede barındırıyordu Barındırır. Ermenilerin “dostça yaklaşımları” da buna eklenince altından kalkılamaz bir ilgi alaka çıkıyordu ortaya. Kalkmak için de pek çok arzu ve istek gerekecekti üstelik.
    Geçen sene bu zamanlardan daha önce bir zaman Erhan Telli bir karşılaşma için “… futbolcuların hemen hepsi arzusuz ve isteksizdi” diyerek benim çok sık eleştirdiğim bir yanlışı yineliyordu çekinmeden ve düşünmeden. Aslında böyle bir yanlışı yapmaması için beni okuması tek koşul da değildi Telli’nin. Kendisini okuması bile yeterdi. Ben de bunu sağlamak için kimi zaman kendilerine de iletiyorum yazdıkları üzerine yazdıklarımı. Böylece kendilerini okumalarını sağlıyorum. Çünkü, bu tür yanlışlıkları hoş göremiyorum; tolerans da gösteremiyorum.
    Hoşgörü ile tolerans, aynı gibi görünse de başka başka şeyler bilmediğiniz gibi. Bilmediğiniz gibi, çünkü başka şeyler olduğunu bildiğinizi sanmıyorum. Başkalıklarını da Vedat Okyar’dan öğrenelim. Yine geçen sene bu zamanlardan önceki bir zamanda yazdığı yazısında, “Ruh İkizi Olmalılar” diye sesleniyor ve “Hoşgörü ile tolerans ayrı ayrı kavramlardır. Toleransın ruhunda disiplin vardır. Hoşgörü de ise bu yoktur. Kıyakçılık vardır….Bunu sonu da ayakçılıktır” diyordu. Ben, yok aslında birbirlerinden bir ayrıcalığı biri diğerinin Frenkçesi diyeceğim; ama aralarında düşünsel boyutta bir başkalık varmış demek ki. Ben bunu düşünememişim doğrusu. Bu durumda kendime hoşgörü mü, tolerans mı göstermem gerektiğini de çözemedim.
    Bu ikilemeler, yani sözcüğün yerlisini ve yabancısını birlikte kullanmak yazıyı doldurmak ya da belli bir dolgunluğa(!) kavuşturmak için yapılıyor olmalı. Hani, halvayı da, helvayı da bilirim demeğe getiriliyor.
    Pek çok kimsenin yaptığı gibi ben de örneğin mesela diye girsem söze ya da bir türlü beğenilmeyen; ama benim gülerek izlediğim bir zamanların hoş dizisi Eşref Saati’nin sevimli kahramanlarının deyişiyle misalen diyerek bir örnek daha verme girişimine teşebbüs etsem… Ve topçuluktan emekli yorumcu Selçuk Yula’nın “ful dolması lazım” dediğini söylesem…
    Hoş görmek söz konusu bile olmaz.
    Şarkı “hoş gör sen” dese de ben Hayyam’ı göreceğim bahar yüzünü gösterirken:
    Bahar geldi; başka şey istemem kafamda;
    Hele akla hiç yer vermem bahar soframda;
    Şarap, seninleyim bu mevsim, koru beni:
    Söğüt ağacı, sen de ser gölgeni altıma.
    ÜSTÜN YILDIRIM
    www.evrensel.net