Tayanç Ayaydın: İyi adam ‘Pazar’da var olamaz

Tayanç Ayaydın: İyi adam ‘Pazar’da var olamaz

Ben Hopkins, Genco Erkal’la birlikte oynayacağımı söylediğinde çok korktum, ‘Acaba ben ona yeterli gelecek miyim’ diye...


Tayanç Ayaydın’ı rol aldığı uzun soluklu dizilerden sanırım herkes tanıyordur. Aliye, Sıla, Aşk Yakar’da başrolde oynamasa da en az başrol oyuncuları kadar tanınmayı başarmıştı. Bu, oyunculuğunun başarısından olsa gerek diyeceğim, fakat son filmi “Pazar: Bir Ticaret Masalı”ndaki başrolüyle Altın Portakal ve Locarno film festivallerinden en İyi oyuncu ödülleriyle dönmüş biri için orijinal bir tespitte bulunmamış olurum. “Pazar”, küreselleşmeye ince göndermelerde bulunan, Doğu’da geçen ama Doğu’dan bahsetmeyen sevimli bir film. Sevimliliği de İngiliz yönetmeninin (Benjamin Hopkins) tabiatından kaynaklanıyor galiba. Filmi Genco Erkal’la birlikte sırtlayan Tayanç Ayaydın’la “Ne olacak bu Mihram’ın hali” meselesini konuştuk.

600 oyuncu arasından seçmiş seni Ben Hopkins. Çok büyük bir rakam değil mi bu?
Ben o rakamı sonradan duydum. Ben görüştüğü yedinci kişiydim. Mihram karakterini yedinci görüştüğü aktörde bulmak pek gerçekçi gelmedi ona herhalde. Görüştüğümüz gün, “ben seninle çalışmak istiyorum ama acaba sen çalışmak ister misin onu merak ediyorum, o yüzden senaryoyu vereyim, bir oku” dedi. Senaryoyu ilk okuduğum zaman, “bunun içinde olmak lazım, ne pahasına olursa olsun” diye düşündüm.

Neden?
Mihram, filmi başından sonuna kadar anlatan karakter. Onsuz bir sahne yok. Dolayısıyla oyuncu olarak çok çekici geliyor bu; filmi yüklenmek, sırtında taşıyabilme riskini göze almak. Ben riskleri de seviyorum. Hem karakteri çok sevdim hem de karakterin filmde yüklendiği sorumluluğu çok sevdim.

Yabancı bir yönetmenle çalışmanın zorlukları var mı? ‘Nerden bilecek bizim memleketin derdini’ diye düşünüp kaygılanmadın mı hiç?
Gayrettepe’de oturuyordum o dönem, Gayrettepe-Taksim arası, kaygılandım. Sinan’a (Tuzcu), “Metin Türkçe mi” diye sordum, “evet” dedi. “Kim yazmış?” “kendisi...” Türkçeye çevrilmiş yani. Taksim’e kadar bunları düşündüm ama Taksim’e vardığımda bu düşüncelerimin hepsini çöpe attım. Çünkü Ben Hopkins biz tanışmadan sekiz yıl önce Bursa’ya Gezici Festival’e geliyor kendi filmiyle. Daha sonra Türkiye’nin büyük şehirlerini gezmektense Doğu’ya gidiyor daha çok. O kadar güzel görmeyi bilen bir adam ki, buraya hiç turist gözüyle bakmamış. Algılamak ve anlamak güdüsüyle bakmış, o da ona çok şey kazandırmış. Araştırmacı ve nasıl araştıracağını çok iyi bilen birinden bahsediyoruz. O yüzden hiç öyle bir kaygım olmadı.

Yönetmenin İngiliz olması, oryantalist bir bakış açısıyla karşılaşabileceğimi düşündürmüştü bana…
Ben de ondan korkmuştum. Öyle olsaydı ben o projenin içerisinde yer alamazdım. O zaman “yurtdışından biri gelmiş, bizi de maşa olarak kullanıyor” diye düşünür ve kabul etmezdim.

Genco Erkal, 14 senedir hiçbir sinema filminde rol almıyordu ve 14 yıl sonra onunla aynı filmde oynadın. O kadar güzel oynamış ki, neden izlemiyoruz onu beyazperdede diye de hayıflandım. Genco Erkal’la birlikte oynamak nasıl bir duygu?
Genco abi sinema yapmayı çok istemiyor. Kendini tiyatroda çok rahat hissediyor, orada var olmak istiyor. Buna da çok saygı duyuyorum ama ben de, evet, onu sinemada daha fazla görmek istiyorum. Onunla oynama şerefine nail olduğum için çok şanslıyım. Bu benim hayallerimden bir tanesiydi. Ben Hopkins, Genco Erkal’la birlikte oynayacağımı söylediğinde çok korktum, “Acaba ben ona yeterli gelecek miyim” diye. Çünkü tenis maçı gibi, karşı taraf ne kadar sert vurursa ben de o kadar sert vurmalıyım ki maçın keyfi çıksın. Ama Genco Erkal profesyonelliği, oyunculuğa bakış açısı, genç aktörlerle beraber olma yöntemi, mütevazılığı ve saf oyuncu enerjisiyle çok yardım etti. Şimdi benim hayalim; -şımardım ya- Genco Erkal’la aynı sahnede olabilmek. Benjamin bir taraftan da tiyatro yönetmeni ve yazarı. Benjamin’in yazdığı bir romandan tiyatro uyarlaması yapacağız ve Benjamin yönetecek gibi görünüyor. Genco Erkal beni yine kabul ederse, onunla aynı sahnede var olmayı da çok isterim.

‘Ticaret ticarettir sonuçta, meşru ya da gayrimeşru’
Filmin anlattığına gelirsek, Mihram nasıl bir karakter?

Mihram, aslında bizim Doğu’da görmeye alıştığımız karakterlerden uzak. Mihram, karısıyla arkadaş olmayı becerebiliyor, çocuğu kız olmasına rağmen çok değer veriyor. Bütün var oluş sebebi ailesini kurtarmak olan, asla bencil olmayan, hayatın karanlık tarafından aydınlık tarafına geçmek için “her yol mübah” diyen -ki bu tarafı çok tehlikeli-, bunun için üçkağıtçılık, kaçakçılık, her bir şeyi yapabilecek biri. Ama bir yere kadar bu işleri yapıp sonra legal bir hayata geçmenin hayallerini kuran bir adam.
Filmi çalışırken Benjamin bana ilk şunu söyledi: “Tayanç, Mihram’ı sevdirmek için 10 dakikamız var, kaçakçı bir adamı sevmezlerse filmi at çöpe gitsin. Sonra empati kuramayacaklar.” Biz de hep bunun üzerine yoğunlaştık. Sonra da şunu gördük; Mihram’ı rahat bırakalım, insanlar zaten seveceklerdi, çünkü Mihram’ın gerekçeleri ve hayalleri var ve bunları masumane bir niyetle yapıyor. Aynı zamanda kafası çok fazla çalışan, sistemi çok iyi bilen biri ve kendini ona kaptırmamak için çok çaba sarf ediyor. Tekil olursa kurtarabilir ama grubun içerisine girerse asla bir daha paçayı sıyıramaz.

Ama pazar ve pazar ilişkileri buna izin vermiyor. İyi kalınamaz mı pazarda?
Babamın hayatından örnek verebilirim; hayatta adam yönetemeyecek, kapitalden anlamayan, kalbiyle hareket eden bir adam… Ticaretin kurallarına göre oynamadığı için sistem kustu onu. Öyle kustu ki sonunda araz bıraktı onda. İyi ki sistem onu geri kusmuş. İnsanlar başarısız yaftası yapıştırabilir sana ama hayatın başarılısı o. Sorunun cevabı; iyi adam orada var olamaz.

Mihram gayrimeşru ticaretten meşru ticarete geçmenin mücadelesini veriyor. Cep telefonu dükkanı açmak hayali. O ne kadar meşru ve temiz ki?
Haklısın, kötünün iyisi belki de. Ticaret ticarettir sonuçta, meşru ya da gayrimeşru, bok değil kaka. Ama artık en azından kızını öpüp uzun yollara düşmek istemiyor, evinden dükkanına gitmek istiyor.

Filmde masalsı bir hava var, Rojin’in şarkı söylediği sahneler…
Ben Hopkins Brecht’i çok seviyor. Diğer filmlerine bakıldığında da en gerçekçi filmi budur. Brecht’in yabancılaştırma efekti dediğimiz, “siz hikayenin içine kendinizi kaptırmayın, dramatik yönünden çok trajik yönüyle de ilgilenin” diye yapılan efektler; bir anda kesilmeler, masalsı anlatıcı tavırları, beklenmedik sahne kurguları, onun Brechtyen tarzından geliyor. Yönetmen olarak imza atmak böyle bir şey.

Doğu, daha çok bu hikayenin anlatılması için uygun olduğundan seçilmiş gibi gözüküyor. Sonuçta ilkel kapitalist ilişkiler olacak ki Mihram iş yapabilsin. Doğu, folklorik özellikleriyle ve kendine özgü sorunlarıyla işlenmemiş filmde, sanki bundan özellikle kaçılmış…
Evet, Benjamin bu hikayeyi Doğu’yu sömürerek anlatmak istemedi. Biz de oyuncular olarak ona bağlı kalmaya çalıştık. Hem oryantalist bir bakış açısıyla bakmadık, hem de öyle bir yerde çekiyoruz diye “kullan kullanabildiğin kadar” diye düşünmedik. Bu zaten Doğu’nun değil, her yerin hikayesi. Doğu’da çekmek daha gerçekçi olacaktı sadece.

Mihram devamlı ‘Allahım, şu 50 lirayı bulayım, içkiyi bırakacağım, iyi bir Müslüman olacağım’ gibi şeyler söylüyor. Bir pazarlık halinde tanrıyla. Türkiye’de siyasetin dinle olan pragmatik ilişkisinin bir karikatürü gibi Mihram…
Bir pazarlık var evet, bu soruyu Locarno’da sorduklarında, her dinde tanrıyla bu tip pazarlıklar yapan adamlar olabileceğini söylemiştim. Sonuçta dönüp dolaşıp sistemin kendisine geliyoruz. Sistem senin ne olmanı istiyorsa o oluyorsun. Egemen güç senin peşini bırakmıyor, ondan kaçmak istiyorsan belki ücra bir köşeye gidip nihilist olman lazım, bu da ciddi bir tercih. Bunu yapamıyorsan, şu ya da bu şekilde egemen güce dahil oluyorsun.

Mihram gerçekten büyük çaba harcıyor ‘kötü adamların’ arasına girmemek için, ama başaramıyor. Bir kişi bu kurguyu değiştirmeyi beceremiyorsa ve istediği karaktere de sahip olamıyorsa, o zaman bir araya gelip bu kurguyu mu değiştirmeli?
Bu bireyin işi değil, Mihram’ın hikayesinde bunu görüyoruz. Mesela şu anda bizim oyuncuların da sendikalaşma süreci var. İki arkadaşımızı kaybettiğimizden beri sürüyor. İmzalar toplayıp Ankara’ya gönderdik, yeni kanunlar için uğraşıyoruz. Ben daha evvel bu sektör için hiçbir yürüyüşe katılmadım. İki dostumuzu kaybettiğimiz için bu işin ciddiyetine vardık. Şu ana kadar neredeydik abi?! Ne yapabildik bunca senedir?! Şimdi bir şeyleri değiştirmenin tohumlarını attık. Mihram’ın bir özelliğini çok sevdim; kaybettiyse de savaşarak kaybetti. Bu çok önemli.
‘İnsan hayatından daha değerli bir şey var mı?’
Çok uzun soluklu dizilerde rol aldın. Aliye, Sıla, Aşk Yakar… Çok yorucudur mutlaka ama katkıları oluyor herhalde...
Bu sektörün içinde var olmak da, bunu uzun soluklu kılmak da çok zor. Ama var olmak da önemli. Biz oyuncular olarak bir diyet veriyoruz, mesela ben konservatuvardan bir tiyatro oyuncusu olarak mezun oldum. Bana kamera önü oyunculuğu hakkında hiçbir şey öğretilmedi. Eğer ben o uzun soluklu dizilerde rol almasaydım belki de “Pazar” filminde teknik olarak doğru bir şekilde var olmayı beceremeyecektim.
Biz oyuncular hep serzenişte bulunuruz şartlarla ilgili, ama benim asıl derdim şu; ben maksimum dört gün çalışırım ama benim setimde çalışanlar 36 saat, 24 saat çalışıyor, 12 saat olduğunda kendilerini şanslı hissediyorlar. Biz oyunculara orayı hazırlamakla mükellefler. Ben o zaman orada var olurken kendimi sorgulamaya başlıyorum. Orada insanüstü bir çaba var bizi oynatabilmek için. Bu çalışma şartlarını kabul etmek, “bu sektör budur” demek, ne kalbimden ne kafamdan geçiyor. Keşke dizilerin süresi düşse, 40-45 dakika çekebilsek de herkes rahat etse, bizim performanslarımız yükselse... Ama gece üçte set bitiyor, sabah sekize hareket veriyorlar, insan evladının kaldırabileceği bir şey değil. Mümkün olduğunca setteki arkadaşlara yardım ederek, işlerin ucundan tutarak, oyuncu-set çalışanı ayrımını ortadan kaldırmaya çalışıyorum kendi adıma. Ama haftada 90 dakika, yani bir film uzunluğunda dizi çektiğimiz sürece kendimizi batırıyoruz.

Dizi sektörü de bir pazar değil mi sonuçta, bir ticaret masalı yani..
Reklam sektörünün yarattığı bir sistem sonuçta. Çünkü 40 dakika çeksek ancak iki reklam kuşağı girebilir ama 90 dakika çekince altı reklam kuşağı giriyor. Kanalların isteği de o, reklamcıların isteği de… Para kazanmak da buradan geçiyor. Biz de parayı buradan alıyoruz, zincirleme yani.. Ama iki insan öldü, o dizi de çekilmesin, o reklamlar da çekilmesin o zaman. İnsan hayatından daha değerli bir şey var mı? Daha çok oyuncu sendikaya üye olursa, bir gün bu hakları kazanacağımıza inanıyorum.
Devrim Büyükacaroğlu
www.evrensel.net