Taş var taş var

Taş var taş var

Keşke, Orhan Veli ile Oktay Rıfat kadar gülümseyerek isteseydik taşımızı ağaçtan. Biz şimdi çocuklarımızı istiyoruz hapisten…


“Ağaca bir taş attım;
Düşmedi taşım,
Düşmedi taşım.
Taşımı ağaç yedi;
Taşımı isterim,
Taşımı isterim!”

Keşke, Orhan Veli ile Oktay Rıfat kadar gülümseyerek isteseydik taşımızı ağaçtan. Biz şimdi çocuklarımızı istiyoruz hapisten…
***
“Bugün Türkiye’de Diyarbakır, Adana, Mersin, Hatay, Mardin, Siirt, Şırnak, Van ve İzmir’de 13-17 yaş arası 800 civarı çocuk, Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘80’li yıllarda imzaladığı BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olarak, 2006 yılında değişiklik yapılan Terörle Mücadele Kanunu sebebiyle ‘yetişkin’ koşullarında yargılanıyor.”
Bu satırlar çocuklar için adalet isteyen aydınların öteki aydınlara ve toplumun diğer kesimlerine ulaşmak için yazdıkları mektuplardan birinden alınmıştır.

***
Geçen haftalarda Evrensel’de yayımlanan “Halka Yol Gösteren Çocuklar” başlıklı yazımı bu hafta da devam ettirmeye zorunluyum.
Beni buna Türkiye Cumhuriyeti zorlamaktadır.
***
Mahkemelerde, hukuk sistemlerinde yeri nedir bilmiyorum ama sorulması gereken soru şudur: Bir insan neden ötekine; bir halk polise, jandarmaya neden taş atar? Toplumsal mutluluğun olduğu yerde kim ölümü göze alarak, çoluğu çocuğuyla tankın, topun önüne kendini atar?

***
Ülkedeki yasama ve yürütme Kürdiye’de çocuklara karşı bu sorunun adaletli bir yanıtını vermedikleri için mülkün temeli olan adalet de çocukları Terörle Mücadele Yasası kapsamında yıllarca cezayla yargılıyor.

***
Bu sorunun muhatabı olan güçler ve kişiler, soruya insanca, adalet bilinciyle yanıt verdiğinde konuşacağımız çok az şey kalacaktır. Zira o zaman çocuklar silaha karşı taş atmak yerine, bir soruya hukukun gelişmiş biçimleriyle, adalet duygusuyla, insana öncelik tanınarak nasıl yanıt verildiğini öğrenecektir.
***
Peki, Kürt çocukları taş atmadan adalet arayabilir mi?
Gandi bunu yapmıştı.
Kürt aydınlarının, yoksullarının, kadın ve çocuklarının da yaptığı, yaklaşık yüz yıldır budur: Silahsız direniş, iş birliği yapmamak, kendi kimliklerini dünyaya duyurmak, yüzlerce binlerce insanın öldürüldüğü bir savaşın durması için neredeyse her yolu denemek...
Ama olmuyor işte.

***
Bir ölüye bakmak istemeyen, ama gözünü o ölüden alamayan bir çocuk/ çocuklar/ çocukluk getirin aklınıza…Durum tam budur.
Akan bu kanın durup durmayacağını bilmiyor o çocuklar. Mahkemelerin, kendilerini savaş suçlusu olarak yargıladığını öğreniyorlar şimdi de…Çocukların yargılanma biçimine iyi bakarsanız göreceksiniz; Terörle Mücadele Yasası, aslında egemen olanın çıkardığı bir savaş/ iç savaş yasasıdır.

***
Türk milliyetçiliği, Kürtler başta olmak üzere öteki uluslardan ve inançlardan insanları ikinci sınıf sayan düşünüş ve davranış biçimi, Britanya’nın Hindistan’da uyguladığı ırkçılık politikalarının bütün deneyimini devralmış olarak yapıyor fenalığını.
Profesyonel bir gaddarlıkla…

***
General Suharto rejimi, Endonezya bağımsızlığının kahramanı da olan Sukarno’nun, halkın oylarıyla seçilmiş hükümetini, ABD desteğiyle 1965’te devirdi. Çünkü Sukarno, dış politikada sıkı bir Üçüncü Dünyacı’ydı ve yasal bir parti olan Endonezya Komünist Partisi, komünist-blok ülkelerindekileri saymazsak, dünyanın en güçlü komünist partisiydi. Suharto’nun ilk başarısı, Komünist Parti’nin neredeyse tüm üyelerinin acımasızca katledilmesi oldu.
Bu 9 kare fotoğraf, bütün bunların yaşandığı Doğu Timor’un başkenti Dili’de… Yıl 1999.
Doğu Timor, birkaç yüzyıl boyunca Portekiz sömürgesiydi; tıpkı birkaç yüzyıldır Hollanda sömürgesi olan Endonezya gibi.
Endonezya’nın halkı, “zor (+) yolsuzluk” formülü sayesinde milli birlik içinde tutmaya çalışan askeri diktatörlüğü, bir adanın yarısına sıkışmış olan komşu bölgeye (Doğu Timor) dönük yayılmacı milliyetçiliği yüzünden Doğu Tmor’u işgal etti. İşte bu dokuz kare fotoğraf, bu işgalden kurtuluş çaresi arayan insanlardan birinin öyküsüdür.
Öldürülen genç insanın adı Bernardino Guterres. Tarih 26 Ağustos 1999. Fotoğrafı çeken John Stanmeyer’e, World Press Photo’s 2000 ödülü verildi.
***
Birinci kareden başlayarak Bernardino Guterres’in eşyasına, giysisine dikkat edin. Terlikleri elinde ve pantolonunun cepleri taş dolu… Kanı elinde taşıdığı terliklerini ve taşlarını boyuyor. Bernardino Guterres’in o taşlardan başka şeyi yok. Bir de arkasındaki adamlara bakın ve gelip Guterres’in ölüp ölmediğini kontrol eden zatın kibirli titizliğine.
Ve 2000 yılında Doğu Timor bağımsızlığını ilan etti.
Ne bağımsızlık ama; yıkımın, aşiret kavgalarının içine çekilmiş bir halkın bağımsızlığı…
Kan… Kan… Kan…

***Şimdi bu yazının karşısında düşünüyorum.
Benim düşündüğüm bu 10 dakika içerisinde, UNESCO’nun verilerine göre dünya silahlara 24 milyon dolar harcayacak…
3 yüz 50 çocuk açlıktan ölecek…
Dünyada çalışan ve çalışmayan doktor sayısının 25 katı asker var…
Ben bu satırları yazdığım için sinirlerim daha beter oluyor. Yazarak düşünmek insanı deli, hırçın, acılı ediyor…
Şu anda yeryüzünde bütün insanlığa, insanlık var olduğu sürece yetecek denli yiyecek var… Ama yılda 50 milyon Afrikalı, Avrupa’nın dış politikası nedeniyle açlıktan ölüyor.

***
Onuncu fotoğraf Filistin’den…
Taşı atan Edward Said, karşılaştırmalı edebiyat profesörü, aktivist ve teorisyendir. Filistinli Hristiyan bir baba ile Lübnanlı Hristiyan annenin Filistin’de dünyaya gelmiş tek oğludur...
Ölünceye dek (2003) dünyanın ve Amerika’nın en büyük üniversitelerinde ders vermiştir. Filistinlilerin safında durup İsrail askerlerini taşlarken, İsrailli askerlerin duyacağı sesle şunları haykırıyor:“Bana bu taşı attırmak için adeta baskı yapıyorsunuz. Kötülüğünüz karşısında yapacak başka şey bırakmadınız. Alın işte bir taş da benden, alın bir taş daha.”
Göğe bakma durağı - Tevfik Taş
www.evrensel.net