Çokkültürlülükten çokkültürcülüğe?

Çokkültürlülükten çokkültürcülüğe?

Anadolu tarihsel açıdan bakıldığında çokkültürlü bir coğrafya olagelmiş, ancak bu tarihsel gerçekliğin siyasal olarak tanınmasında önemli sorunların yaşandığı bir coğrafya olma özelliği göstermiştir geçtiğimiz yüzyılda.


Anadolu tarihsel açıdan bakıldığında çokkültürlü bir coğrafya olagelmiş, ancak bu tarihsel gerçekliğin siyasal olarak tanınmasında önemli sorunların yaşandığı bir coğrafya olma özelliği göstermiştir geçtiğimiz yüzyılda. Türkiye bağlamında ve diğer bağlamlarda çokkültürlülük nosyonunun algılanmasına ilişkin iki alternatif yol vardır: fenomen (olgu) olarak çokkültürlülük, ve ideoloji olarak çokültürcülük. Bunların ilki, Küçük Asya göçlerinde olduğu gibi ilksel (tarih boyunca hep varolan) bir fenomen olarak ya da Orta Anadolu’daki çeşitli etnik grupların İmparatorluk (19.yy) ve Cumhuriyet (20.yy.) dönemi iskân kanunlarıyla yerleştirilmelerinde olduğu gibi siyasal bir fenomen olarak karşımıza çıkan farklı grupların tarihsel süreç içindeki birlikteliğine işaret eder. Fakat, bir fenomen olarak çokkültürlülük siyasal seçkinler tarafından her zaman kabul görmeyebilir. Türkiye’de ulus-devlet yaratma süreci 20. yüzyılın başlarından başlayarak, Anadolu’nun çeşitliliğini yadsıyarak ulusu homojenleştirme çabalarıyla birlikte yürütülmüştür. Bu süreci niteleyen unsur, Fransız Devrimi sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde kalan toprakları kaybetme korkusundan kaynaklanan ve yabancıya/ötekiye karşı duyulan korku ve endişedir. Diğer birçok ulus-devlet yaratma örneğinde olduğu gibi, modern Türkiye tarihi de bir homojenleştirme tarihidir. Bundan ötürü, Türkiye’de bir fenomen olarak çokkültürlülük siyasi elitler tarafından şimdiye kadar reddedilmiştir. Yine de, son zamanlarda Türkiye’de etnik, dini ve kültürel farklılıkların devlet tarafından tanınmasına yönelik güçlü işaretler var. 1999 Avrupa Birliği Helsinki Zirvesinden buyana geçen süre içinde farklılıkların Türkiye içerisinde bir zenginlik oluşturduğu ve tehdit olarak algılanmamaları gerektiği yönündeki siyasal söylemin ağırlık kazanmaya başladığına tanık olmaktayız. Her ne kadar, 2005-2008 yılları arasında Türkiye toplumunun karşı karşıya kaldığı korku politikaları ve milliyetçi tırmanışın varlığına rağmen, son onyılda Avrupa Birliği’ne girmek için gösterilen resmi çabalar sonucunda çokkültürcülüğün ideolojik bir söylem olarak ivme kazandığı söylenebilir. İlk bakışta, ulusal homojenleştirmeden, çeşitlilik tezine geçişin, Avrupa Birliği gibi dış etkenler sonucu gerçekleştiği varsayılabilir. Fakat, bu sorunun geniş kapsamlı bir analizi bizi, çokkültürcülük söyleminin ideolojik olarak benimsenmesi sürecinde iç ve dış faktörlerin aynı oranda etkili olabileceği gibi daha farklı bir görüşe götürebilir.
Bir ülkede çokkültürcülük anlayışının siyasal olarak benimsenmesi, azınlık gruplarına kollektif hakların verilmesinin, söz konusu azınlık grubun üyelerinin bireysel özgürlüklere ulaşabilmeleri açısından önemli olduğunu varsayar. TRT 6 ile Kürtçe yayının ülkemizde devlet tarafından yapılıyor olması buna bir örnektir. Ancak, son yıllarda özellikle Batılı ülkelerde ideolojik açıdan farklı yerlerde duran pek çok grup tarafından eleştirilen çokkültürcülüğün daha ayrıntılı bir değerlendirmesini yapmakta fayda var. Çokkültürcülüğün göründüğü gibi naif ve liberal anlatı olmadığına dair görüşler giderek ağırlık kazanmaktadır. Avrupa'daki sağ bir takım anlayışlar çokkültürcülüğü kendilerine göre eleştirmektedirler. Sözgelimi, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, çokkültürcü yaklaşımı Fransız değerleri karşısında bir tehdit olarak görürken, Hollanda Başbakanı Balkanende, çokkültürlülüğün doğrudan bir ulusu inşa edemeyeceğini, ve İspanya eski Başbakanı Jose Aznar ise çokkültürcülüğün ulusal parçalanmayı beraberinde getirdiğini ifade etmişlerdir. Bu tür yaklaşımlar, kolaylıkla anlaşılacağı üzere, kültürel ve etnik farklılıkların kamusal alanda fazlasıyla görünür hale gelmesini ulusal bütünlüğe bir tehdit olarak algılarlar. Çokkültürcülük, onlara göre, bölünme riski taşıyan bir anlayıştır ve ivedilikle bu anlayıştan vazgeçilmelidir. Öte yandan, daha liberal ve sol eğilimli düşünürler de çokkültürcülüğe ilişkin kendi eleştirilerini yapmaktadırlar. Aşağıda daha ayrıntılı bir şekilde anlatılacak olan bu görüşün temsilcileri, çokkültürcülüğü neo-milliyetçi bir yönetsellik aygıtı olarak değerlendirirler ve gruplar arasındaki etno-kültürel sınırları mutlaklaştırma riski taşıdığını ifade ederler. Çokkültürcülüğe ilişkin muhafazakârlardan gelen eleştirilerin kaynaklandığı noktaları anlamak çok kolay olsa gerek. Devlet merkezli, milliyetçi, etnosentrik ve asimilasyonist bir takım kaygılarla dile getirilen bu tür eleştiriler üzerinde durmak çok anlamlı olmasa gerek. Ancak liberallerden ve soldan gelen eleştirilerin gerekçelerini anlamak gerekiyor.
Çokkültürcülük kapsamında azınlıkların kendilerini etnisite ve kültür eksenlerinde tanımlamaları ve mücadelelerini bu eksenlerde vermeleri, maruz kaldıkları sınıfsal ve siyasal eşitsizliklerin önemli ölçüde göz ardı edilmesine neden olur. Bu nedenle, çokkültürcülük projesi azınlıkları ulus-devletin yeniden oluşturulması sürecine bir şekilde dahil etmeyi amaçlarken aksine bu grupları siyasal olandan dışlamaktadır. Öte yandan çokkültürcülük ideolojisinin uygulandığı kurumsal yapılar, etnik grupların kendi ‘otantik’ kültürlerini mümkün olduğunca ‘farklı’ ve ‘otantik’ kılmaları için teşvik etmekte ve bu yönde etnik gruplara maddi destek sağlamaktadır. Gruplar bu maddi desteği alabilmek için bir tür ‘kültleştirme’ sürecini işletmeye başlarlar. Bu nedenle ‘çokkültürcülük’ aslında kültürel etkileşime ve alaşıma izin vermeyen ve birbirlerinden kalın çizgilerle ayrılmış ‘KÜLTür’lerin biraraya geldiği bir anlayıştır. Buradaki amaç merkezkaç kuvvet olma ihtimaline sahip ve piyasa ilişkilerinde dezavantajlı konumda bulunan etnik grupların muhalif yanlarını biraz olsun kontrol altına almaktır. Bu ideoloji sayesinde azınlıklar, çoğunluk toplumunun önceden belirlediği şekle bürünürler ya da bir başka deyişle kendileri için hazırlanan elbiseyi giyerler. Hatta bu noktadan hareketle batıdaki şekliyle ‘çokkültürcülük’ ideolojisinin aslında içerik açısından son derece muhafazakâr bir uygulama olduğu ve hatta yeni-sağ politikaların bir izdüşümü olmaktan öteye gidemediğini söyleyebiliriz. Bu nedenle ‘çokkültürcülük’ projesi bugünkü uygulanma şekliyle kültürleri alaşımdan ve karışımdan uzak tözsel ‘KÜLT’ler haline dönüştürmektedir. Böylelikle, zaten azınlık olma hali nedeniyle madun durumda bulunan grupları kendi içinde bulundukları etnik sınırların içine hapsederek, onları daha fazla azınlıklaştırmakta (re-minorisation) ve hatta kabileleştirmektedir.
Sözünü ettiğim bu kabileleştirme süreci Fransız düşünür Michel Maffesoli ve Alman sosyolog Zygmunt Bauman’ın zaman zaman dile getirdikleri ‘postmodern kabileler’ tanımlamasıyla paralellikler göstermektedir. Bilindiği üzere, günümüzün modern metropollerinde yaşayan insanlar, belirsizlik, güvensizlik, yoksulluk, eşitsizlik, yalnızlık, iletişimsizlik, korku ve arzuların karşı konulmaz gücü karşısında karşılaştıkları sorunlara ilişkin kendi çözümlerini üretmeye çalışmaktadırlar. Cemaatler, hemşehrilik örgütlenmeleri, tarikatler, mahalli örgütlenmeler, futbol kulübü taraftarlığı, epistemik cemaatler veya benzeri oluşumlar, bireyin bu sorunların çözümü için bulduğu en kolay palyatif çözümlerdir. Günümüzün kentsel alanları, bu açıdan bakıldığında, bu tür heteronom (özerk olmayan, yaderk) kabile tarzı oluşumlara ve yaşam biçimlerine çok uygun bir zemin sunmaktadır. Çokkültürcülük ideolojisi de azınlıklara sunduğu platformlar açısından değerlendirildiğinde, postmodern kabile yaşantısının daha da derinleşmesine katkıda bulunmaktadır.Yaderklik (heteronomy), diğer bir deyişle, bireyin kendini cemaatin güvenli kollarına bırakması özerkliğin sonudur. Modern bireyin kentsel alanda giderek artan bir şekilde yaşadığı yalnızlık ve belirsizlik hissi karşısında geliştirdiği bir varolma stratejisi olan yaderklik, bir yandan bireye bir çıkış yolu sağlar gibi görünmekteyken diğer yandan çok daha ciddi toplumsal sorunların hazırlayıcısı olabilmektedir. Buradaki en önemli sorun şudur: sınırları tözselleşen ve katılaşan bu tür cemaatlerin ya da kabilelerin kendi aralarında etkileşime girmeleri ve iletişim kurmaları nerdeyse imkânsız hale gelmiştir. Modern kentsel alanlar adeta sayıları hızla artan ve birbirine dokunmayan bu türde binlerce kültürel adacıktan oluşmakta gibidir. Birbirlerine teğet geçen, kendi içine kapalı bu tür grupların, toplumsal problemlerin çözümünde temel teşkil eden siyasallığı bir araç olarak kullanmaları pek söz konusu olamaz. Siyasallığın özünde her şeye rağmen iletişim kurmak vardır. Habermas’ın ‘iletişimsel eylem’ dediği şey, toplumun bilinç altına itilmiş problemlerin çözümünde karşılıklı iletişimi olmazsa olmaz bir koşul olarak işaret eder. O halde günümüzün temel sorununlarından biri, toplumsal problemlerin çözümündeki en önemli araç olan demokratik siyasetin çoğu yerde kesintiye uğramış olmasıdır. Çokkültürcülük ideolojisi, iletişim, istişare, tartışma ve oydaşma üzerine kurulu demokratik siyasetin maruz kaldığı bu kesintiyi ortadan kaldırmak yerine daha da derinleştirmektedir.
Çokkültürcülüğün eleştirisini yapmak, tekkültürcü yaklaşımı kutsamak veya yüceltmek anlamına gelmemeli. Günümüzde gerek sağdan gerek soldan yoğun eleştiriler alan çokkültürcülüğün yerine hangi anlatının ikame edileceği konusunda da yeni yaklaşımlar da mevcuttur. Bu alternatif yaklaşımların en önemlisi kültürlerarası yaklaşımdır (interkültürelizm). Bu yaklaşım, çokkültürcü yaklaşımın aksine kültürleri kendi içlerine kapalı olan ve diğer kültürlerle etkileşime girmekten alıkoyan bütünler olarak görmek yerine onları birbirleriyle konuşmaya, iletişim kurmaya, etkileşime girmeye ve sürekli bir diyalog/istişare alanının yaratılmasına özen gösterir. Çokkültürcülüğün benimsediği tolerans (hoşgörü) yerine interkültürelizm tanımayı, empatiyi ve anlamayı şart koşar. Bütün kültürler birbirinden farklı olabilir, ancak bu kültürleri anlamaya çalışmak ve böylelikle kendi kültürel kimliklerimizin de sürekli bir dönüşüm yaşamalarına izin vermemiz gerekiyor. İnsanlar, yanlış olduğunu düşündükleri şeylere hoşgörüyle yaklaşılar. Neden bir kültürel kodun veya değerin yanlış olduğuna inanılsın ki. Eger değerlerimizin, geleneklerimizin ve kültürel kimliklerimizin içinde yaşadığımız sosyo-ekonomik koşullara bağlı olduğu varsayımıyla hareket edilirse benimsemediğimiz değerlerin değişmesi için öncelikli olarak insanların içinde bulundukları sosyo-ekonomik koşulların iyileştirilmesi gerektiği yönünde bir sonuca ulaşmamız daha da mümkün olabilir. Dolayısıyla çokkültürcülük statükoyu benimzememize yolaçarken, interkültürelizm ise bizleri değişime götürebilir. Erzurum il başkanının namazda, İzmir il başkanının bardan çıkıyor olması bu dünyaların ayrık kalmaya devam etmesi gerektiği anlamına gelmemelidir. Burada övünülecek bir şeyin olduğunu düşünmüyorum. Bunun yerine bu dünyaların bir araya gelmeleri, konuşmaları ve birbirlerini ikna etmeden, birbirleri üzerinde tahakküm kurmaya çalışmadan konuşmaya devam etmeleri gerekmektedir. Önemli olan ayrık durmak değil, birarada konuşmak suretiyle liminal (ortak) alanlar yaratmaktır. Bir mozaik içindeki kalın sınırlar yerine Ebru içindeki geçiş alanlarını yaratmak gerekmektedir. Bozulan, örselenen toplumsallığımız ancak yeniden bu şekilde inşa edilebilir.
Ayhan Kaya Prof. Dr. (Bilgi Üniv. Uluslararası İlişkiler Bölümü)
www.evrensel.net