Kriz ve Fırsat

Kriz ve Fırsat

Türkiye ekonomisinde yaşanan ekonomik gerileme ve işsizlik, temelde kapitalizmin uluslararası krizinden kaynaklanıyor.


Hükümet çevrelerinin ABD ekonomisinde başlayan ve hızla yayılan uluslararası krizin Türkiye’yi etkilemeyeceği yolundaki propagandası, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) geçtiğimiz günlerde yayınlanan Aralık 2008 dönemine ait işsizlik rakamlarıyla bir kez daha yalanlandı. Buna göre Aralık 2008’de işsiz sayısı bir önceki aya göre 279 bin kişi artarak yüzde 13.6’ya ulaştı. Resmi işsizlik rakamları “iş bulma umudunu yitirdiği için iş aramayan ama çalışmaya hazır olan” kişileri kapsamıyor. Bunlar da hesaba katıldığında, işsizlik oranı yüzde 26’ya ulaşıyor. Sanayi üretiminin 2009 Ocak ayında, bir önceki aya göre yüzde 21.3 daraldığı göz önüne alınırsa, ocak ayında işsizler ordusuna çok daha fazla kişinin katıldığını tahmin etmek zor değil.
Son bir yıldır kapitalizmin önde gelen sözcülerinin de kabul ettiği gibi boyutları “1929 Büyük Bunalımı’ndan daha küçük olmayacağı kesin olan” bir kriz yaşanmaktadır. Birçok yorumcuya göre kapitalizmin krizi daha da derinleşme eğilimi göstermektedir. Göstergeler, gidişatın uzun ve kalıcı bir depresyon yönünde olduğunu ortaya koymaktadır. Kriz, sermaye sözcülerinin de panik halinde itiraf ettikleri gibi kapitalist ekonominin işleyişinin kaçılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Toplumsal gereksinimleri karşılamak yerine bitmek bilmeyen bir kâr arayışı tarafından yönlendirilen üretim ve yatırım kararlarının anarşik doğası, kapitalist ekonomide krizleri kaçınılmaz hale getirmektedir.
Bugün Türkiye ekonomisinde yaşanan ekonomik gerileme ve işsizlik, temelde kapitalizmin uluslararası krizinden kaynaklanmaktadır. Ne var ki, kapitalist ekonomide işsizlik, yalnızca kriz dönemlerine özgü değildir. Türkiye ekonomisinin son 6-7 yıllık tarihi, işsizliğin kapitalizmin genişleme döneminde de ciddi boyutlara ulaşabileceğini göstermektedir.
Bilindiği gibi AKP’nin iktidar yıllarıyla çakışan 2003’ten 2007’ye kadar dünya ekonomisindeki olumlu konjonktürün ve büyük dış kaynak girişinin katkısıyla ekonomi yıllık ortalama yüzde 6.5 oranında büyümüştür. Bu rakam, ekonominin aynı yıllarda yaklaşık yüzde 32.4 büyüdüğünü söylemektedir. Buna karşılık 2001 krizinde ulaşılan yüzde 10’un üzerindeki işsizlik oranı, bu yıllar boyunca azalmamış; neredeyse sabit kalmıştır. Fazla teknik ayrıntıya girmeden vurgulamak gerekirse, işsizlik rakamının değişmemesi, ekonominin işgücüne yeni katılanların sayısı kadar istihdam yarattığı ve 2001 krizinin ortaya çıkardığı işsizler ordusunu aynen muhafaza ettiği anlamına gelmektedir. İstihdam artmadan ekonominin bu kadar hızlı büyümesi, yine basitleştirerek söylersek, aynı sayıda işçiyle yüzde 32 daha fazla üretim yapmak anlamına gelmektedir. Yerleşik akademik iktisadın “işgücü verimliliğinin artması” diye yorumladığı bu olgu esasen, sömürü oranında ciddi bir sıçramaya işaret etmektedir. Yani işçi sınıfı, bu yıllarda daha uzun mesai saatleri ve daha yoğun bir iş temposu ile sermayenin büyümesine katkıda bulunmuştur. Başka bir ifadeyle, 2001 krizinin saflarını kabarttığı “yedek sanayi ordusu”, kapitalistlerin işçi ücretlerini baskı altına almak ve işçileri daha uzun bir işgününde daha yoğun bir tempoyla çalışmaya mecbur bırakmak için kullanılmıştır. Sermayeyi güçlendiren bu yıllar, emekçiler bakımından yıkım dönemi olmuştur. Kârlar artarken gerçek ücretlerde ciddi aşınmalar yaşanmış, iş yasalarında emekçilerin pazarlık gücünü zayıflatan, sendikasız ve sigortasız çalıştırmayı norm haline getiren düzenlemeler hayata geçirilmiştir. Öte yandan, emekçilerin hayat mücadelelerinin merkezinde yer alan eğitim, sağlık, sosyal güvenlik alanlarında özelleştirme ve piyasalaştırma uygulamaları büyük bir hız kazanmıştır. Türkiye’nin emekçi sınıfları, kazanılmış hakların ve sendikal örgütlülüğün korunması bakımından ciddi mevzi kaybettikleri bu koşullarda, dünya ekonomik krizinin yaratığı yeni tehditlerle yüz yüze gelmiştir.
Ancak tablonun bizzat kapitalist birikim süreci tarafından yaratılan bir diğer yüzünü de göz ardı etmemek gerekir. Geçtiğimiz 7-8 yılda sermayenin toplum üzerindeki tahakkümünün artması, nüfusun giderek artan oranda işçileşmesi sonucunu doğurmuştur. Tarımın tasfiyesi ve küçük esnafın yok olma sürecine girmesiyle, çok daha fazla sayıda insanın geleceği işgücü piyasasındaki dalgalanmalara tabi hale gelmiştir. Bu çerçevede sosyal açıdan birçok patlamaya uygun bir mayın tarlası ile karşı karşıya olduğumuz kesindir.
Sermaye, bu krizi piyasanın her alanda hükmünü icra etmesi ve emekçiler üzerindeki tahakkümünü derinleştirme yolunda bir fırsat olarak kullanmayı planlamaktadır. Elbette ne ölçüde başarabileceği, emekçilerin buna ne kadar izin vereceğine bağlıdır.
DR. MUAMMER KAYMAK - HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM GÖREVLİSİ
www.evrensel.net