Sermayenin hedefi tüm engelleri aşmak

Sermayenin hedefi tüm engelleri aşmak

2003 yılında 4857 Sayılı İş Yasası’nın çıkarılmasından bu yana sermayeye sınırsız bir sömürü alanı açılırken, işçilerin en temel hakları yasal düzenlemeler ve fiili saldırıların tehdidi altında kaldı.


2003 yılında 4857 Sayılı İş Yasası’nın çıkarılmasından bu yana sermayeye sınırsız bir sömürü alanı açılırken, işçilerin en temel hakları yasal düzenlemeler ve fiili saldırıların tehdidi altında kaldı.
Özellikle bu tarihten itibaren esnek, kuralsız, güvencesiz çalışma biçimleri daha da arttı ve yaygınlaştı. İş Yasası’nın sağladığı kolaylıklarla ciddi bir gelişim gösteren Türkiye kapitalizmi, bir taraftan sürekli artan işsizlikten beslenip sermayeyi ve onun esas kaynağı olan sömürünün büyümesini sağlarken, diğer taraftan esnek üretim ve esnek çalışma biçimlerini yaygınlaştırarak sermaye birikiminin istikrarını tehdit edecek tüm engelleri aşmayı hedefledi.
Buradaki hedeflerden birisi, kâr oranlarının artışını ve sermaye birikimi istikrarını tehdit eden tam zamanlı, düzenli ve güvenceli istihdamın önünü kesmek, istihdam biçimlerinde tam anlamıyla bir esneklik sağlamak. Şu anda ülkenin derin bir kriz içinde olduğu ve işsizlik rakamlarının her ay yeni rekorlar kırarak arttığı düşünüldüğünde, sermaye ve hükümetlerinin yeni hedeflerini gerçekleştirmek için koşullar son derece uygun görünüyor.
UZLAŞMACI
SENDİKACILIK
12 Eylül 1980 öncesinde sendikaların sınıf hareketi içindeki etkinliğine ve gücüne doğrudan bir tepki olarak düzenlenen 2821 Sayılı Sendikalar Yasası ile 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası dönemin piyasacı, özelleştirmeci ekonomi politikalarına uygun bir şekilde hazırlandı ve 1983 yılında yürürlüğe girdi. Her iki yasanın da hedefi sendikal faaliyetlerinin sadece çalışma yaşamı ile sınırlı, az sayıda sendikanın olduğu, denetlenebilir ve her yönden zayıf bir sendikal yapı oluşturmaktı. Çünkü o dönem kabul edilen ve “liberal ekonomiye geçiş”in miladı olarak kabul edilen 24 Ocak 1980 kararlarının sorunsuz ve engelsiz uygulanabilmesi için sendikaların zayıf olması gerekiyordu. Dolayısıyla 1980 sonrasının sendikacılık anlayışı patronların rekabet gücünü tehdit etmeyen, daha uzlaşmacı ve “işgücü maliyetlerini” arttırmayan ve egemen sistemle “ters düşmeyen” bir sendikacılık anlayışı olmalıydı.
2821 Sayılı Sendikalar Kanununda sadece işkolu sendikaları ve üst kademede sadece konfederasyonların kurulacağı öngörüldü. İşyeri sendikaları ve federasyonlar kurmak, 1980 öncesinin deneyimlerinden hareketle yasaklandı. 12 Eylül öncesinde yürürlükte olan 274 sayılı yasa, işyeri esasına göre örgütlenme konusunda bir sınırlama getirmediği için tek bir işyerindeki işçileri örgütleyen bir sendika işyerinde yetkili sendika olabiliyor ve toplusözleşme imzalayabiliyordu. Bu durumun olumsuz yanları, ise, tek tek işyerlerinde örgütlü olan yüzlerce küçük sendikanın ortaya çıkmasına yol açması ve mücadeleci sınıf sendikalarını işyerinden uzak tutabilmek için patronlar tarafından sarı sendikaların kurulmasıydı.
BARAJLAR VE
ÖRGÜTLÜLÜK
1983 yılında yürürlüğe giren sendikal yasaların ülke çapında yüzde 10 örgütlülük barajı getirmesinin, geçmişte yaşanan olumsuzlukları ortadan kaldıracağı, sendikal örgütlülükteki çok parçalılığı gidereceği ve daha güçlü sendikaların oluşmasını sağlayacağı gerekçesiyle o dönemdeki sendikacıların çoğu tarafından olumlu karşılandı. Ancak o günden bu yana geçen süre içinde sendikal örgütlülüğün yüzde 6’lara kadar gerilemesi, mücadeleci birçok sendikanın bu sınırlamalar yüzünden yetki alamama tehlikesiyle karşı karşıya kalması söz konusu oldu. Üstelik özellikle çok sayıda işyerinden oluşan işletmelerde, yetki alabilmek için sadece işyeri değil işletme çapında çoğunluk elde etme zorunluluğunun getirilmesi, sendikalaşma mücadelelerine büyük darbeler vurdu.
AKP Hükümeti, 2821 ve 2822 Sayılı sendikal yasaları Avrupa Birliği ve Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartlarına uygunluk iddiasıyla gözden geçirdi ve yeni yasa taslakları hazırladı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da haziran ayında yapılacak olan ILO konferansı öncesinde, daha önce hazırlanan ve Meclis’te bekletilen yasa değişiklikleri yeniden gündeme getirildi. Bu durum gündemdeki yasa teklifinin gerekçesinde şu şekilde ifade ediliyordu; “Bu yasanın başlıca amacı, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Avrupa Birliği (AB) normlarına uyum sağlamak, uygulamada karşılaşılan sorunları daha sağlıklı çözümlere kavuşturmaktır.”
DEĞİŞİKLİKLERİN
ANA HATLARI
Yapılmak istenen değişikliklere ana hatlarıyla bakılacak olursa genel anlamda olumlu bir düzenlemeden bahsetmek mümkün değildir. 2821 Sayılı Sendikalar Kanunu taslağının getirdiği önemli değişikliklerden birisi uzun süredir tartışılan bazı işkollarının birleştirilmesidir. Taslak, 28 olan işkolu sayısını 19’a indiriyor. İşkollarının birleştirilmiş hali şu şekilde belirlenmiş; 1- Gıda, avcılık ve balıkçılık, tarım ve ormancılık, 2- Madencilik ve taş ocakları, 3-Petrol, kimya, lastik, plastik ve ilaç, 4- Dokuma, konfeksiyon ve deri, 5- Ağaç ve kağıt, 6- İletişim, 7- Basın-yayın ve gazetecilik, 8- Mali aracılık, 9- Ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar, 10- Çimento, toprak ve cam, 11- Metal, 12- Gemi, 13- İnşaat, 14- Enerji, 15- Taşımacılık, ardiye ve antrepoculuk, 16- Sağlık, sosyal hizmetler, 17- Konaklama ve eğlence işleri, 18- Savunma, 19- Genel işler.
Yeni düzenleme ile bazı işkollarındaki ayrılıklar ortadan kaldırılırken, bazı işkolları ilgisiz başka işkolları ile birleştiriliyor. Örneğin, gıda işkolunun avcılık, balıkçılık, tarım ve ormancılık işkollarıyla birleştirilmek istenmesi dikkat çekici. Çalışma Bakanlığı’nın geçtiğimiz aylarda Hava-İş’in örgütlü olduğu Teknik AŞ’nin metal işkolunda, Tek Gıda-İş’in örgütlü olduğu TEKEL bünyesindeki bazı işyerlerinin büro işkolunda olduğu yönündeki ilginç tespitler akla geldiğinde bu durum hiç de şaşırtıcı görünmüyor.
YARIN: En az 12 Eylül yasaları kadar kısıtlayıcı



Hazırlayan: Dr. Erkan Aydoğanoğlu Çalışma Ekonomisi Doktoru, Eğitim Sen Eğitim Uzmanı
www.evrensel.net