ERMENİ HALKI VE TEHCİR FACİASI 1

ERMENİ HALKI VE TEHCİR FACİASI 1

Hafızalara kazınan tarih


İnsan evladı kendi halinde tarlasını sürer, hamurunu yoğurur, demirini döverken, dağlar birbirine girip denizler karalara yürüdüğünde, nereden geldiği bilinmeyen bir kıyametle evinden, ailesinden, köyünden kopup ateşin içine itildiğinde, sürüler halinde çöllere sürülüp kırıldığında, açlıkla, hastalıkla yok edilip koyunlar gibi boğazlandığında...
Aradan yüz yıl geçip geriye bakınca, “Neydi bu olan, neydi bu başımıza gelen, kim kırdı bizi, niye kırdı?” diye sorar da işin doğrusunu anlatan biri çıkmazsa, anılar, söylentiler, korkunç masallar, siyasi gerekçeler ve hesaplar tarihin gerçeklerinin yerine geçer. Havada parlayan kılıçların kıvılcımı, barutun kara kokusu, yoksul damlarda yanan ateş, yüreklerde küllenmemiş közlerin dumanı, sönmeyen düşmanlıkların ocağı gibi tüter durur.
Toprağın altından uçlarını çıkaran kemiklerin kimin yalanlarına tanıklık edeceği artık o kemikleri bulan yalancıların insafına kalmıştır. Kimin kimi neden kırdığına hep yeni kılıflar bulunur da eskiden ne oldu sorusu havada sallanır kalır...
KANAYIP DURAN YARA
Yaşadığımız topraklar üzerinde, tarih boyunca çok yaşandı bunlar... Çok uzak zamanlarda değil, daha üzerinden yüz yıl bile geçmemiş yakın zamanlarda... Unutulmaya terk edilmiş acılar, içimizde kapanmayan yaralar gibi yaşar durur... Yara tedavi edilmez, alışılsın ve unutulsun istenir. Ama nafile! Kendi gerçekliğimizle yüzleşmemize, yaramızı tanımamıza izin verilmez. Acı bizimle birlikte büyüyerek devam eder.
Bunlardan biridir “Ermeni Sorunu”! Onların yaşadığı faciayı bir şekliyle duymuşuzdur. Dedeler, nineler anlatmıştır Ermenilerin nasıl kesildiğini, ya da Ermenilerin birilerini nasıl kestiğini... Komşularının nasıl birdenbire yok olduğunu... Birileri define avcısıdır, mala konmuş açıkgözdür, birileri komşu hasretiyle, geçmiş özlemiyle yanan dosttur, ama hepsinin bir anısı, bilgisi vardır Ermeniler hakkında.
Peki, yaşanan bu facianın nedeni neydi?
Bu konuda hep bir muğlaklık, hep bir kılıf uydurulmuştur. Tabi bunları söyleyenler hep egemenlerdir. Yoksul halkların yaşadıkları ve söyledikleri ise, yalan, abartı ve savsata olarak damgalanmak istenmiştir.
1915’DE NELER YAŞANDI
Ermenilerin yaşadığı insanlık dışı facianın doruk noktasına ulaştığı tarih hafızalarda 1915 olarak kazıldı.
İmparatorluklar çağının bittiği bir zamanda yaşanıyordu. Ortaya çıkan burjuvazi ulusal hareketleri örgütlüyordu. Ve her ulus kendi burjuvazisi ile birlikte imparatorluklara karşı savaş açmıştı. Ulus devletler kurulmaya başlanırken, diğer taraftan kapitalizm de hızla gelişiyordu. “Cihan Harbi”, dünyanın yeniden paylaşılmasını isteyen büyük burjuva devletler arasında başladı. Paylaşım savaşı sürecine doğru gidilirken, imparatorluklar içinde hapsolmuş uluslar da emperyalist politikalar doğrultusunda kullanılmak isteniyordu. Bunların yaşandığı imparatorlukların başında ise Batı’nın hasta adam olarak tanımladığı Osmanlı İmparatorluğu geliyordu. İmparatorluk son demlerini yaşarken, özellikle Almanya, Osmanlıyı kendi emperyalist politikaları doğrultusunda hareket etmeye zorluyordu.
Osmanlı içinde Türkçülüğün tohumları da bu dönemde atılmaya başlandı. Osmanlı imparatorluğu geniş bir coğrafyada hüküm sürüyordu. İçinde barındırdığı çok sayıda ulus arasında da ulusal bilinç gelişmeye başlamıştı.
Ermeniler de işte bu paylaşım savaşı arifesinde ve bu anlayışın üzerinde kendi ulusal kimliklerinin bilincini varmaya başladılar. İslami devletin egemenliğinde yaşayan gayrimüslimler hep sıkıntı ve zorluk içinde oldular. Kimi zaman Osmanlının içişlerine karışmak için kullanmak isteyen emperyalist güçler, kimi zaman da imparatorluğu yöneten egemen anlayışın kendi politikaları İmparatorluğun yönetilmesi için çoğu zaman gayrimüslimlerin durumunu da kullanıyordu. Halklar birbirine karşı kışkırtılıyor, kapı komşu olan farklı inançtaki halklar aralarına ekilen nifak tohumları birbirlerini boğazlamaya kadar götürüyordu.
Bu nifak tohumları atılırken, “gavur” sözcüğü de belleklere yerleşti. Ve “Gavura karşı her şey mubahtır” denildi. Bunun içinde din kullanıldı çoğu zaman. Önce canlarına kastedildi. Ardından mallarına...
ERMENİSİZ ANADOLU
Osmanlı’nın farklı yerlerinde gelişen olaylar ya da yaşanan savaşlarda alınan kayıplar bu süreci daha tetikliyordu. Yaşanan kayıpların ve olayların sorumlusu olarak hep gayrimüslimler gösteriliyordu.
Gayrimüslim nüfus içinde önemli bir yere sahip olan Ermeniler de uygulanan bu politikalardan fazlasıyla nasibi aldı. Aldıkları ise acı, gözyaşı, can ve mal kayıpları. Ve tabi ki topraklarından sürgün edilmeleri oldu. Ağır vergiler, yoksulluk ve yokluk, kırsal alanlardaki Ermeni halk arasında isyan duygularını geliştirdi.
Aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu, Rus Çarlığının Anadolu içlerine kadar ilerlemesinde, Ermeni halkının payı olduğunu düşünerek, geniş bir yok etme planı hazırladı. Ermeni milliyetçilerin suikast ve sabotaj hareketleri bahane edilerek, bir “Ermenisiz Anadolu” planı uygulamaya konuldu. Yüz binlerce yoksul insan, kadın, çocuk, ihtiyar denmeden, topraklarından koparılarak sonucu bilinmeyen bir yolculuğa çıkarıldı. Yol boyunca çete saldırılarıyla, hastalıkla, açlıkla yok edildi. Ermeni halkı, işlemediği bir suçun cezasını çekti.
YARIN: İşlenmemiş bir suçun ‘ceza’sını çekmek

PANTÜRKİZM VE İTC’NİN POLİTİK MANEVRA ALANININ GENİŞLETİLMESİ

Ali Sait Çetinoğlu

Jön Türklerin Ermenilere bakışı aslında Abdülhamit’ten farklı değildir. İttihat ve Terakki ideologları ve yöneticileri Türkçüdürler; Türkçülüklerini de hiçbir zaman saklamamışlardır. Irkçı Türkçüleri bir yana bırakalım, liberal olarak tanımlanan Ahmet Rıza Bey olsun, Mizancı Murat Bey olsun, İslamcılığı, Osmanlıcılığı ve Türkçülüğü aynı kategoride gördüklerini ifade etmekten çekinmezler. İttihadın genlerinde Türkçülük vardır.
1908 darbesini Selanik’ten gerçekleştiren İttihat Terakki Cemiyeti’nin (İTC), Anadolu’da örgütlenmesi yoktur. Anadolu’daki zaafını Ermenilerle kapatmak isteyerek, 1907 tarihinde İTC’nin Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksutyun) ile işbirliğine girer ve geçici ‘hürriyet baharı’nda bu işbirliğini sürdürmesi İttihatçıların Anadolu’da örgütlenebilmelerine yönelik bir manevradır. Jön Türk önderleri için bu anlaşma bir taktik amaca yöneliktir ve bunu da gizlemezler. 1908 Jön Türk Temmuz darbesinin zafer kazanmasından sadece aylar önce 3 Ocak 1908 tarihinde Ermeni Soykırımının tasarımcı ve uygulayıcılarından Bahaeddin Şakir Ermenilere karşı gelecek tasarılarını düpedüz ortaya koyar. Şakir, Abdülhamid rejimine muhalif güçlerin topladığı 1907 Kongresi’nde İTC’nin Taşnaklarla yaptığı ama sınırlı uygulama alanı bulan anlaşmaya işaret ettikten sonra, İTC’yi bu anlaşmaya iten gizli motivasyonlarını dile getirir. Şakir’in birbirine bağlı iki amaç olarak belirlediği gibi: (1) Dış güçlerin müdahalesiyle imparatorluğun ulusal çıkarlarının zarara uğratılmasının peşindeki Ermeniler lehine yapılabilecek böyle bir müdahaleyi önlemek; (2) İTC’nin güçlenmesinde Hıristiyan unsurların [yani, Ermeniler] kaynak ve güçlerinden yararlanmak. Bunlar taktik amaçlardı. Şakir üçüncü mektubunu stratejik hedefi açık seçik belirterek noktalar. Yani, “hükümeti devirip Meclis-i Mebusan’ı açarak kendi hakim milli gücümüze dayanır dayanmaz, ne bir avuç Ermeni’den ne de Abdülhamid rejimini devirmekle tehdit etme eğilimindeki Avrupalı güçlerden korkacağız.” Başka bir deyişle, bundan sonra Ermenilerin icabına diledikleri gibi bakmak için önlerinde bol zaman ve geniş bir alan olacaktır.
Hazırlayan: Şerif Karataş
www.evrensel.net