ERMENİ HALKI VE TEHCİR FACİASI - 4 - Geçmişle hesaplaşmak

ERMENİ HALKI VE TEHCİR FACİASI - 4 - Geçmişle hesaplaşmak

Katliam sırasında bir tek Türk bile bir tek Ermeni’nin canını kurtarmış, kendini siper etmişse, esas hikaye budur diyebilmeliyiz.


NEDEN ‘SOYKIRIM’ DEMİYORUM!
Aydın Çubukçu
Türk ve Ermeni halkları arasında, gündelik hayat ilişkilerine dayanan çok köklü ve eski bir “bir arada yaşama” kültürü var idi. Bu köklü ve samimi birliktelik, bir hayat “alışkanlığı” halinde küçük kasabalarda, Anadolu kentlerinde, çok uzun yüz yıllar boyunca sürdü.
Sonra Osmanlının başına gelenler, imparatorluk içinde yaşayan bütün halkların başına geldi. Siyaset, etnik ayrışmayı, arınmayı, temizliği gerekli gördüğü andan itibaren de, halkların arasından kan dereleri akmaya başladı.
Aradan geçen yüz yıla yakın zaman sonunda komşu iki ayrı ülkede yaşamaya zorlanan bir zamanların iç içe iki halkının arasında şimdi hiç olmazsa “iyi komşuluk ilişkileri” kurulmasını bile bir gelişme olarak görecek durumdayız. Kuşkusuz tarihi acıları ve duyguları olağanüstü kırılmış olan Ermeni halkının dostluğunu yeniden kazanabilmek pek çok çaba gerektiriyor. Aynı zamanda katliam hikayeleriyle büyümüş Türk ve Kürt halklarının da anılarının temizlenmesi, yeniden kurgulanması gerekiyor.
“Soykırım” kelimesini ben şahsen bu yüzden kullanmıyorum.
Her iki halk arasında kurulması gereken yeni köprüleri daha düşünmeye bile fırsat bırakmadan berhava ettiği için…
Artık akla bile getirilmesi olanaksız girişimlere yol açacak “intikam, suç, ceza” gibi kavramları beraberinde taşıdığı için…
Her iki tarafın en gericilerinin kemikleşmiş düşmanlıklarına kolaylık sağladığı için…
Yine her iki tarafın en gericilerinin uluslararası planda büyük bir lobi trafiği çevirmelerine ve olağanüstü rantlar elde etmelerine olanak sağladığı için…
Fakat bu kelimeyi kullanmamak, Ermeni halkına karşı çok büyük ve asla şu ya da bu nedenle hoş görülemeyecek bir insanlık suçu işlendiği gerçeğini örtmez. Emperyalist politikalar kadar, Türkiye egemenlerinin katliamı bir sermaye birikimi ve merkezileştirilmesi yolu olarak görmelerinin de bu büyük faciaya yol açtığı gerçeğini unutturmaz… Yalnızca emperyalistleri, Almanları, Fransızları suçlamak, “iki halkı birbirine kırdırdılar” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmak da tarihsel gerçekler bakımından imkansızdır…
Her iki halkın ilericileri, Hrant Dink’in yapmaya çalıştığı gibi, mümkün olan en küçük dostluk kıvılcımını bile kocaman bir ateşe çevirmeye çalışmalı. Katliam sırasında bir tek Türk bile bir tek Ermeni’nin canını kurtarmış, kendini siper etmişse, esas hikaye budur diyebilmeliyiz. Hrant yıllarca bunu yaptı. Ermeni halkıyla, Türk ve Kürt halkları arasında kurulması gereken dostluğun temelleri onun yüce ahlakında, cesaretinde ve çalışmalarında bulunmaktadır. Bu, “soykırım mıydı, değil miydi?”tartışmasından çok daha önemli ve gereklidir.

24 NİSAN NEDİR?
Rober Koptaş

24 Nisan 1915’te, İstanbul’da zaptiyelerin ellerindeki listelere göre tutukladığı iki yüzden fazla Ermeni aydınından pek çoğu, hayatları boyunca ellerinde kalemle fikir mücadelesi vermişlerdi.
Çoğunluğu gazeteci, yazar, öğretmen, siyasetçi ve din adamı olan bu insanların yarıya yakını, sürüldükleri Çankırı ve Ayaş’ta katledildi. İlk sürgün grubuna dahil edilmeyip bir süre daha İstanbul’da kalmasına göz yumulan Krikor Zohrab, Vartkes Serengülyan gibi isimlerse sonraki aylarda onlarla aynı kaderi paylaştı.
(....) Peki, 24 Nisan nedir?
Binlerce cevabı olan bir soru. Yerevan’da ayrı, Beyrut’ta ayrı, Halep’te ayrı, Paris’te ayrı, Los Angeles’ta ayrı, İstanbul’da ayrı. Glendale’de, Watertown’da, Alfortville’de, Burc Hamud’da, Kurtuluş’ta ayrı…
Ailesi Der Zor yollarında kalmış, kendisi misyoner yetimhanelerinde büyümüş olanın cevabı ayrı, Sivaslı ana babadan doğup Ermenice bilmeyen New York’lu sanat öğrencisinin cevabı ayrı, Marsilya’da konfeksiyon atölyelerinde ömür tüketmiş, ihtiyar kadının cevabı ayrı, İstanbul’a gelip yaşlılara bakan Yerevanlı hastabakıcının cevabı ayrı.
(....) 1915’te Ermenilerin Trakya ve Anadolu’nun bağrından, Sivas’tan, Adana’dan,Diyarbakır’dan, Samsun’dan, Merzifon’dan, İzmit’ten, Çorlu’dan sökülüp atılmasının, topraklarından sürülüp öldürülmesinin, Ortadoğu’da, Avrupa’da, Amerika’da, bilmedikleri diyarlarda yeni hayatlar kurmak zorunda kalmasının yarattığı acıyı simgeleyen tarih 24 Nisan… Dahası, bu acının görmezden gelinmesi, yok sayılması, küçümsenmesi, sayıya vurulması, politikaya alet edilmesi, tarihten silinmeye çalışılması, velhasıl inkar edilmesi karşısındaki duygusal patlamanın ifadesi.
(....) Ulusların mutluluklarını, sevinçlerini paylaştığı günler vardır; Ermenilerin ulusal günü ise yasla birlikte anılır. Ermenice takvimlerde, o gün, geri kalan 364 günden farklı olarak siyah çerçeve içine alınmıştır.
(....) Dermansız bir cerahat gibi duran inkarın yüzsüzlüğüne karşı öfkeyi dil olarak kuşanan, yükselen sloganlarla ve çıkarcı batılı siyasilerin ihtiraslı söylevleriyle masumiyetine gölge düşürülmeye çalışılan, en önde siyah giyimli, ak saçlı ihtiyarların saf tuttuğu, yitip gidenlerin dolmayacak boşluğunu itiraf eden gözyaşlarının damla damla süzüldüğü bir kara gün. (....)
(Bu yazı, 25 Nisan 2008 ‘de Agos gazetesinde yayımlanmıştı)

1915 ACISI İLK KEZ ANILDI
Ragıp Zarakolu

24 Nisan’da ne mi oldu? O meşhum gece Osmanlı Ermeni toplumunun gözbebeği olan İçişleri Bakanı Talat’ın emri ile, İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından toplu halde gözaltına alındılar. Aralarında milletvekilleri, şairler, gazeteciler, yazarlar, yayıncılar, öğretim üyeleri de vardı. Bütün Ermeni toplumunu 1896 Hamidiye kıyımlarının yineleneceği korkusu sarmıştı. Beteri oldu. Bir halk binlerce yıl yaşadığı coğrafyadan kazınarak temizlendi.
Toplu olarak gözaltına alınanlar Ankara Ayaş ve Çankırı”ya gönderildiler. Gözaltına alındılar. Yargılanmadılar. Serbest bırakılıyorsunuz diye salındıkları yollarda, o zamanın Gladio örgütleri tarafından vahşice katledildiler.
Yani tipik yargısız infaz olayı… Yani tipik kayıp olayı… Yani tipik yargısızlık ve cezasızlık olayı…
Ve bu yöntemler ülkemizde ne yazık ki yol oldu.
Dersim 38 i yaşadık, 6-7 Eylül ü yaşadık, Maraş ı yaşadık, 1993 sonrası kirli savaşı yaşadık…Tarihle yüzleşmediğimiz için bütün bunlar Türkiye toplamının kaderi oldu.
Bunun için soykırım gerçeği yüzleşmesine Ermenilerin değil bizim ihtiyacımız var.
Ve bugün DTP Başkanı Ahmet Türk Kürtleri tehdit eden “Kültürel ve Siyasal Soykırım” dan söz etmek zorunda kalıyor. Kürt sorununun çözümünden kaçınılması, soykırımı her boyutu ile bir tehdit konumuna getiriyor. Bazı kalemşörleri, açık açık, “Kürtler etnik arındırmayı göze alsın, bu yolda devam ederlerse diye yazı bile yazabiliyor. Linç olayları, pogrom tehditleri bazı kasabalarda yaşandı bile.
Türkiye üniversitelerinin son 40 yıldır odaklandığı önemli bir resmi inkarcılık da, 1915 olayının soykırım olarak tanımlanamayacağı savı. Sanki bunun katliam, kıyım, etnik arındırma diye tanımlanması iyi bir şeymiş gibi.
Obama’nın 1915 olayını soykırım diye nitelemesi, bunun öyle olduğuna inandığına göre, kazandığımız son büyük zafer olacak!
Ama bu bir Pirus zaferinden başka bir şey değil ki… Ancak gerçek bizi özgür kılacak.

1915’İ TABUSUZCA TARTIŞALIM!
Ahmet Önal*

1909 ve 1910 yıllarında İttihat Terakki Cemiyeti (İT-C)’nin merkezi olan Selanik’te önemli kararların alınacağı gizli toplantılar gerçekleştirildi. Tüm toplantılarda, “Türkler nasıl ve hangi minvalde ulus olabilir?” sorusuna cevap aranıyordu.
Süreç içinde bir rapor düzenlettirildi. Daha sonra bazı rötuşlar ile resmi ideoloji haline evirilen bu proje; “Türklerin Millet olabilmeleri için; Rumların servet ve sermayelerine el konularak sürülmeleri gerekir. Turan’a varmamız ve birleşmemiz için yerleşik oldukları alanlar itibarı ile Ermeniler önemli bir engel teşkil etmektedirler. Bu alanlardaki Ermenilerin ellerindeki varlıkları alınarak temizlenmeleri gerekir. Homojen bir toplumun inşası gayesi ile Alevilerin de behemehâl Müslümanlaştırılması gerekir. Geniş bir alanda yerleşik ve savaşçı yapıya sahip olan Kürtlerin ise zamana yayılır şekilde asimilasyona tabii tutularak, Türk unsuru içinde eritilmesi gerekir.”
İşte bunlar gerçekleştiği oranda esasında Türk olmayan Türkler, Osmanlılardan arta kalan etnisitelerin toplamından bir ulus yaratacaktı. Bunun için önce devlet ve ardından vatan ve millet yaratılacaktı.
Devletin arkasını sağlama almak için bir Türk milleti oturtulmuştur. Bunun için her defasında- istisnalar hariç- etnik köken itibari ile Türk olmayan devlet yetkilileri; “Bu vatan bizimdir, kabul etmeyenler terk etsin!” noktasındadırlar.
Kurulan “cumhuriyet” ise; otokton halklar için bir gelişme olmayıp, İT-C’nin kadro ve ideolojisi ile devamı niteliğindedir. Devletin tüm gelişmeleri bu otokton halkların statüsüz bıraktırılarak, ‘yok edilmesi’ üzerinde şekillendirilmiştir. Halkların varlığı, tüm insanlığın gözü önünde adeta kendilerinden çalınmıştır.
Sorunun çözümü için, öncelikle tarihin özgürce ve bilimsel olarak tartışılmasının ortamı yaratılmalıdır. Sanığın/sanıkların tespiti ve tarih nezdinde fiilinin izah edilerek mahkum edilmesi, insanlığa çok şey kazandırır ve insan olmayı hatırlatacağı için, geç kalınmış olsa da önemlidir. “Geçmiş ile Hesaplaşma” ya da tarih ile sağlıklı yüzleşmenin ortamı sağlanmalıdır. Bağımsız organlardan oluşan hakem heyetlerinin oluşması gerekir. Sınırların açılımından da öteye, isteyen her kesin, kendi ata topraklarına dönmeleri için kolaylıklar sağlanmalıdır.
*Pêrî Yayınları Sahibi ve Editörü
BİTTİ
Hazırlayan: Şerif Karataş
www.evrensel.net