Krizin anahtarı kimde olmalı?

Krizin anahtarı kimde olmalı?

Tarihi G20 zirvesinde alınan kararlarla, “yeni düzen”in patronluğuna IMF getirildi. Ekonomik krizle mücadelenin yanı sıra kapitalizmi denetleme rolü de veriliyor IMF’ye.


Tarihi G20 zirvesinde alınan kararlarla, “yeni düzen”in patronluğuna IMF getirildi. Ekonomik krizle mücadelenin yanı sıra kapitalizmi denetleme rolü de veriliyor IMF’ye. Peki, küresel krizde IMF’nin hiç mi vebali yok?
Güncel soru ise; IMF’nin sağlayacağı “yeni kaynak”tan kimler yararlanacak?
Bugün pek çok ülke, neoliberal politikaları be-nimsemiş hükümetlerce yönetiliyor. Kimilerinde yoksulluğa karşı, temel gıda maddelerine ve ilaca zam yapılmaması türü önlemler alınıyor. Yoksulluk dayanılmaz bir hale gelmişse bu kaçınılmazdır. Ancak insanların geçici sosyal yardımlardan çok kalıcı sosyal güvenceye gereksinim duyduğu unutulmamalıdır.
Kimi uzmanlar, Obama yönetiminin krize karşı ABD’nin askeri harcamalara kısıtlama getireceğini iddia ediyorlar; yüksek bütçeli askeri projelerde de kısıtlamaya gidilebileceğini ekliyorlar. İyi de bu neyi değiştirir? Kâr mantığıyla hareket eden sistemden toplumsal sorunları çözmesi beklenebilir mi? Sistemin ipiyle kuyuya inilemeyeceğine her vesileyle tanık olmuyor muyuz?
Gerçeği görmek için uzman olmaya gerek yok: Neoliberal politikaların insanlığa refah getireceği iddiaları boşa çıktı. Küreselleşmenin gerek ekonomik gerekse siyasal açıdan çöküşüne tüm dünya tanık oldu. G20 zirvesinde ise asıl gündem, uzmanların dikkat çektiği gibi, “kapitalizmin restorasyonu”ydu. (Yoksulluk kimin umuru?)
Küresel krizin her ülkeyi farklı bir biçimde et-kilediği apaçık ortada. İzlanda, Ukrayna, Doğu Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, kimilerinde büyük tahribat yapıyor. Krizin mağdur ettiği ülkeler arasında Türkiye’nin de adı geçiyor. İşsizlik en yakıcı sorunumuz; işsizliğin yapısal sorunlarına her geçen gün krize bağlı yenileri ekleniyor. Doktor, eczacı, mühendis, öğretmen, avukat vb. diplomalı işsiz sayısı 1 milyona yaklaşıyor. Uzmanlar, haklı olarak emek piyasasının reformundan söz ediyorlar. İşsizliği, yoksulluğu önleyecek projelere gerek duyulduğunun altı çiziliyor. Ancak yaşananlar akla şu soruyu getiriyor: Amaç hayatta kalmak mı, bir ömür boyu göçmen kampında yaşar gibi? Yoksa insanca, insan onuruna yakışır bir biçimde yaşamak mı? Türkiye İşçi Emeklileri Derneği’nin yaptığı araştırmaya göre (Nisan 2009) emeklilerimizin yüzde 95.6’sı yaşamlarında mutsuz olduklarını beyan ediyorlar! İstatistikler artık yaşamımızın bir parçası oldu. Yeşil kart ve hiçbir sosyal güvenliği bulunmayanların sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Öte yandan kapitalizmin hukuk kuralları çiğneni-yor. Uluslararası araştırmalar, basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, üniversite özerkliği yönünden başarısız olduğumuzu gösteriyor.* Ya gündelik hayatta karşılaştığımız rezaletler? Trafik terörüne durmadan kurban veriyoruz. Sahte içki can alıyor. Kriz yüzünden ucuz yiyecek ve içeceğe ilginin artmasıyla merdiven altı üretime gün doğdu; denetim boşluğundan yararlanıp halkın sağlığıyla oynanıyor. Her gün yeni bir rezaletle sarsılıyoruz. Saldırganlık, suç patlaması! Bu koşullarda toplumda güven duygusunun giderek yok olmasına şaşmamalı. Psikiyatrlardan, özellikle işsizliğe bağlı ruhsal sorunların ve bunun dışa vurumu olan şiddetin artacağı uyarıları geliyor. Sorunların çözümünde o pek güvendiğimiz aile dayanışması da yeterli olamıyor.
Peki çıkış yolu nerede?Neoliberal politikaların mağdurları, işsizlerden beyaz yakalılara, sanatçılara, dar gelirlilere geniş kitleleri kapsıyor. Artık günlük sıkıntılarımızın içine gömülmeyi bırakıp tek tek bireyler olarak da gerçeklerle yüzleşmenin zamanı gelmiştir. Halkın sorunlarını, emek ve demokrasi karşıtı tutumlarını her vesileyle sergileyen, var olan siyasi partilerin çözmesini ummak yanılgıdır. Olumsuzlukların hangi birini sayalım? Emek sömürüsü artıyor. Yeni çalışma koşulları insanları eskiyi arar hale getiriyor. İşçiler hakkında kararlar alınırken işçi örgütlerine danışılmıyor. İşçi sendikalarının önü kesiliyor. IMF ile yapılacak anlaşmalar da, görünen köy kılavuz istemez misali. Özelleşmeler durdurulacak mı? Kayıt dışı ekonomi ne olacak? Üretim ve istihdam artırıcı politikalar izlenecek mi? İşgücünün niteliğinin yükseltilmesi, kadınların işgücüne katılması vb. emekten yana karar alınmasını beklemek hayal olsa gerek.
Küreselleşme dünya genelinde sol güçleri tahrip etti; ama devran değişiyor gibi. Sözgelimi sendikalardaki kıpırdanmayı fark etmemek olanaksız. Sendikal hak bizim anayasamızda da yer alıyor. Emeğin kazanımlarının yitirilmemesi için yasal yoldan mücadele verilebiliyor. Ancak sendikaların, üyelerinin ekonomik ve sosyal haklarını savunabilmeleri ve kendilerini toplumda demokratik bir güç olarak kabul ettirebilmeleri, kuşkusuz üyelerinin desteğine bağlıdır. Ülkemizin iç ve dış sorunlarının tümünde ilerleme kaydetmek, toplumdaki tüm muhalif kesimlerle emekten yana sol ittifakların güçlenmesiyle mümkündür. Toplumsal muhalefetin içinde kadın sesinin giderek yükselmesi ise umutlarımızı artırıyor. Çıkış yoluna gelince; geniş halk kitlelerinde sorgulanmamış bir yaşama duyulan hoşnutsuzluğun değerlendirilmesinden geçiyor kanımca. Küresel kapitalizm yalnızca ekonomik krizle değil, insanlığı tehdit eden politikalarıyla da tepki topluyor: Serbest piyasa ekonomisi dünyanın dengesini bozdu; kuraklık, su baskınları, doğal afetler… Enerji bunalımı had safhada… İnsanın yaşama hakkı pahasına kalkınma kabul edilebilir mi?!
* Dünya Ekonomik Forumu’nun yayımladığı “Küresel Bilgi Teknolojisi Raporu”na/(2008- 2009) göre ülkemiz, basın özgürlüğü sıralamasında 134 ülke içinde 106. Yargı bağımsızlığı alanında 64. sırada. (Kolombiya, Malezya ve Suudi Arabistan’dan sonra geliyor)
Tülin Tankut
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.