Şenay Aydın:Ruhumu korumaya çalışıyorum

Şenay Aydın:Ruhumu korumaya çalışıyorum

Kendimi, ruhumu korumaya çalışıyorum. Zaten bu işi yapıyor olmamın sebebi -geldiğim demeyeceğim- hala durduğum yerdeki insanlar için bir şeyler yapabilmek. Dolayısıyla onlardan biri değilmişim, kurtulmuşum gibi davranamam. Her şeye ihanet etmiş olurum, öyle bir şey yok.


Şenay Aydın denince, “Hani şu konfeksiyoncu kız mı” şeklinde bir doğrulatma sorusuyla karşılaşıyorsunuz. Medya bayıldı kendi yazdığı külkedisi, bayırgülü hikayesine. Ne de olsa sınıf atlamış, yırtmış biri, yoksul milyonları bir rüyaya yatırmak için her zaman iş görür, öyle değil mi? Hoş ortada bir sınıf atlama da yok ama kimin umurunda. Şenay ise hiç galeyana gelmedi, kendi ile ait olduğu sınıf arasında bir çizgi çekmedi. İlkokul üçüncü sınıfta okulu bırakmış olmasını, başta konfeksiyon olmak üzere, manavda, pazarda, mozaik dizmede, pamukta ve daha bir sürü işte çalışmış genç bir kadın olarak yaşamını, üzerinde tepişilecek, sahte gözyaşlarıyla ıslatılacak şekilde sunmadı. Gerekirse konfeksiyona dönmekten, eğer becerebilirse de konfeksiyon işçileri ile ilgili film yapmaktan bahsediyor. İkisini de hayatın içinde ve mümkün görüyor çünkü. Bir korkusu varsa Kürt kadını tiplemesi dışında rol verilmemesi. Farklı rollere girmek ama ille de gerçekçi hikayelerin içerisinde rol almak istiyor. Ben biraz çekileyim kenara, biraz da Şenay konuşsun.

“Ben neden çocuk denecek yaşta çalışmak zorunda kaldım” diye düşündüğün oldu mu?
Kendimi müthiş mutsuz hissettiğimi hatırlamıyorum açıkçası. Sadece okumak çok istediğim için, o canımı sıkıyordu, küçük yaşlarda. Ama “ah ben neden çalışıyorum” diye dövünmedim hiç, alışıyorsunuz sonuçta, hayatın doğal bir parçası. Başka alternatif yok ve çalışmak zorundasınız. Ne olmayı bekliyorsunuz ki, ailenin durumu ortada.

“Çok rahatsızım uzaydan gelmişim gibi davranılmasına”
Medya aklı sıra bir yırtma hikayesini ballandıra ballandıra anlatmak istedi senin üzerinden ki milyonlara “yırtmak mümkün o kadar karamsar olmayın” diyebilsin…
Yırtmadım, öyle bir şey yok. Yırtmanın kişisel bir şey olduğuna da inanmıyorum. Diğerleri yırtmadığı sürece kendim nereye kadar yırtabilirim ki...

Medyanın beklentisinin aksine çok kendinden bahsetmek istemediğin de belli oluyor…
Ben bunların hiçbirisini anlatmaktan yana da değildim ama madem bu işi yapıyorsunuz gelip soracaklar kim olduğunuzu. Ben ne diyebilirdim? Bana ilk sorulan “Hangi okuldan mezun oldun” oluyordu, “Okudunuz mu” diye bir soru sorulmuyordu. Belki iyi bir şeydir de bu benim adıma, ama çok rahatsızım uzaydan gelmişim gibi davranılmasına, külkedisi misali bir anlatım, böyle bir algılama. Milyonlarca insan bu şartlarda çalışıyor, ayrıca ben de müthiş paralar kazanıyor falan da değilim. Çok şaşırıyorum. Bu insanlar nerede yaşıyorlar ki benim yaşamım onlara bu kadar garip geliyor? Hiçbir şey olduğumuz da yok sonuçta. Ben hâlâ onların varoş dediği yerlerde oturuyorum. Gerektiğinde de yine konfeksiyonda çalışırım.

Yarışma programında bile yarışmacının herkesi ağlatması bekleniyor. Seninki gibi müsait bir hikaye şöyle bir piyasada bayağı kârlı olabilirdi. Neden ağlamadın sen de herkes gibi?
Parayı nereye sokacağını bilemeyip hala eski yoksulluk hikayelerini anlatanlar var doğru, ama ben o kadar vicdansız olamazdım. Öyle yaptığımda geçmişime haksızlık yapmış olurdum.

“Allaha şükür sizden kurtuldum” demiş mi olurdun dostlarına?
Tabii ki, onlar lanetli, cüzamlı insanlarmış gibi davranmış olurdum. Çamura, dışkıya bulanmışken şimdi pürü pak olmuş gibi. Böyle anlaşılmamak için çok gayret sarf ediyorum ama yine de “yabangülü” gibi yakıştırmalar yapanlar olabiliyor.
“Maradona olabilirsin ama Che asla” diyor bir taraftar grubu. Ne olmuş ki hem büyütülecek. Etiler’de oturmuyorum zaten, sosyete olmadım. Sadece sinemacıların, oyuncuların girip çıktığı mekanlara bile gitmem, benim ruhum kaldırmaz. Ben bunları kökten reddediyorum. Kendimi, ruhumu korumaya çalışıyorum. Zaten bu işi yapıyor olmamın sebebi -geldiğim demeyeceğim- hala durduğum yerdeki insanlar için bir şeyler yapabilmek. Dolayısıyla onlardan biri değilmişim, kurtulmuşum gibi davranamam. Her şeye ihanet etmiş olurum, öyle bir şey yok.

“Bütün Kürt kadınları cesur”
Oynadığın iki filmde de; Saklı Yüzler ve Pazar’da, Kürt kadınını oynadın ama ikisinde de karakterlerin çok iddialı ve cesaretlilerdi. Birinde aşık olduğu adamla töreye rağmen birlikte olan ama daha sonra adam korktuğu için onu dahi terk edecek kadar cesur, diğerindeyse eşiyle arkadaş olmayı başarmış, ona güç veren bir kadın. Bu tiplerin Kürt kadınlarına örnek olması gibi bir temennin oldu mu?
Örnek alınacak bir şey yok, çünkü bence bütün Kürt kadınları çok cesur. Namus cinayetlerinin pek çoğu kız sevdiği erkeğe kaçtığı için oluyorsa eğer, bu kadınların kendi yaşamak istedikleri hayatı zorlamaları ve bunun neticesinde ölümü göze almaları ile ilgili bir şey değil mi? Dolayısıyla bu kadınlar varlar. Belki bastırılıyorlar, içlerindeki coşkuyu çok fazla açığa çıkartamıyorlar ama çok var öyle kadınlar.

Saklı Yüzler’in Zühre’si için örnek olsun demiştin ama sanki bir yerde…
Örnek olsun tabii, kadınlar bulunduğu topluma ve baskılara baş kaldıracak düzeye getirsinler kendilerini Zühre gibi. Baş kaldırsınlar tabii, fena mı olur. Yoksa, herkes oradaki namus anlayışına baş kaldırsın ve neticede öldürülsün demiyorum. Kim neyden anlıyorsa, kitap okuyarak yapabiliyorsa kitap okuyarak, film izleyerek yapabiliyorsa film izleyerek yapsın. Ama bunu Şırnak’ın bir kö-yündeki kadına nasıl anlatacaksın, mümkün değil, o yine bildiği yoldan baş kaldıracak.

Töreye yani yasaya baş kaldırdığında bedelinin hayatı olduğunu bile bile karşı gelmek nasıl bir duygu olabilir sence? Akıl almaz bir cesaret değil mi bu?

İsminizin ne olduğunu nasıl öğreniyorsanız töreye karşı gelmenin sonuçları da öyle belletiliyor size.

Yani bir nevi şuursuzlukla yapılmıyor, değil mi?
Hayır, asla değil. Öldürülen kadınların hayat hikayesine baktığımızda pek çoğunun fazlasıyla ne yaptıklarının bilincinde olduğunu görüyorsunuz. Asla ukalalık ya da küstahlık yapmak istemem, sonuçta ben sadece bu rolü oynadım. O kadınların yaşadıklarını yaşamadım. Ama belki aynı kimliğe sahip olduğum, yakın çevremden bu tip şeyler gözlemleyebilmiş olduğum için üzerine bir şeyler söyleyebiliyorum; şuursuzluk asla değil ama herhalde sevgi böyle bir şey olsa gerek. İnsan her şeyi göze alabilir. Gerçekten çok cesur kadınlar ve coğrafi şartlar da burada çok etkili, oranın şartları... Savaş yıllarından sonra da çok şey değişti o kadınlar için, cesur olmaları gereken çok fazla şeyle karşılaştılar. Özellikle kadınlar… çünkü her şeyden en çok etkilenen kadınlar oluyor. Orada cesaretli olmaktan başka çare yok.

Pazar’da canlandırdığın Elif karakteri de bayağı zor bulunur cinsten. Kocası kaçakçı, kocasını çok seviyor, onunla arkadaş, hatta adeta onu destekliyorcasına arkasında duruyor. Sanki pek gerçekçi bir karakter değil gibi…
Vardır böyle kadınlar da. Bence güzel de kocasıyla ilişkisi. Kaçakçıların eşleri kimsenin bilmediği şeyleri ilk gören olduklarından diğer kadınlardan farklı, daha bilgili, görgülü olurlarmış. Bizim köyde de öyleymiş, annem anlattı. Kocasına arkadaşça, sevgi ve şefkatle davranması eşinin doğruyu yanlıştan ayırmasına neden oluyor, çünkü ikisi de birbirini kaybetmek istemiyor.

Bir yerde “keşke hiç köyden çıkmasaydım” demişsin. Burada ütopik bir köyden mi bahsediyorsun yoksa bildiğimiz, tüm sorunlarıyla Bitlis’ten mi gerçekten?
Evet Bitlis’ten tabii. Ben orada beş çocuklu bir kadın olmayı yeğlerdim bir yerde. Acayip bir şey söylemiş olmak için söylemiyorum. Üç yaşında geldim İstanbul’a, burayı seviyorum, ama sorumluluklar o kadar fazlalaştı ki burada, o kadar çok yük biniyor ki sırtınıza, orası rahat diye söylemiyorum ama annem herhalde daha mutlu olurdu, hastaneye gittiğinde buradaki kadar zorluklar yaşamazdı. Balkonda domates ekmemeliydi mesela. Bir de daha temiz kalırdık galiba. İnsan kendi topraklarında yaşamak ister. Şartlar farklı olsaydı…
İstanbul’da yaşamamıza rağmen ailem ve çevremin içerisinde biraz farklı duruyordum. Bundan dolayı çok zorluk yaşadım. Hep bir ucube halim oldu açıkçası. Kendi köyümün delisi olmayı yeğlerdim, buranın ucubesi olacağıma. Sizin en deliniz bile diğerleri tarafından hor görülmez, evlerine alıp da ekmek verebilirler. Ama İstanbul’da yaşadığınızda hiçbir ucubeliğiniz kaldırılamıyor.

Seks işçisi ve transseksüeli oynamak isterim demişsin…
Bunu da deyip diyeceğime pişman oldum.

Bu karakterlerin yaşamlarının sinemada yeterince yer bulmadığını düşünüyorsun. Medya da uç karakter oynamak istediğin şeklinde yer verdi. Tabii bu kesimlerin sorunlarını görünür hale getirmek istemen, hatta oyunculuğunu da sınamak istemem çok anlaşılır da, mesela bir konfeksiyon işçisinin yaşamı, sorunları ne kadar yer buldu ki sinemamızda? Neden farklılık denince illa seks işçisi ya da travesti hikayesi akla geliyor hemen?
Ben en iyi bildiğim şeylerden biri olan konfeksiyon işçiliğini ele almak istiyorum, çünkü neredeyse hiç anlatılmadı onların hikayesi. Nerden anlatacağınız, nasıl anlatacağınız çok önemli. Ben kendim yazabilirsem –ileride böyle şeyler düşünüyorum- fırsat verilirse onlarla ilgili şeyler yapmak istiyorum. Seks işçisi ya da transseksüeli oynamak farklı olmak için değildi. Genel olarak uçtakileri oynamak istiyorum; deliyi, şizofreni… Cidden seks işçisi Türkiye sinemasında anlatılmış değil. Yaşam koşulları da çok zor. Uç karakter oynayıp tavan yapmak gibi bir derdim yok. Zaten ben bu rolleri benim düşündüğüm gibi anlatan bir hikayede oynama şansım olursa kabul ederim.

Kafadan iki dava filmiyle başladın sinemaya, bunun üzerine yapışmasından korkmuyor musun? Sana bir aşk filmi falan önerseler, kör kütük aşık kadın rolü mesela…
Dava kadını tiplemesinin üzerime yapışmasının bir sakıncası yok, ama sürekli Kürt kadını oynamanın sakıncası var. Kürtlüğümle bir sorun yaşadığımdan değil ama oyunculuğum için iyi olmaz bu. Aşk hikayeleriyle aram çok iyi değil, hayatta da öyle… Ama tabii yine nasıl anlatılacağı meselesine geliyoruz. Dizi aşkı istemem tabii… “Oyuncu her rolü oynar”a da inanmıyorum. O profesyonellikse ben profesyonel değilim. Ruhumun kabul etmeyeceği rolde oynayamam.

Kürtleri işleyen film sayısı artıyor, açılımlar yapılıyor, TRT Şeş falan… Nasıl değerlendiriyorsun bunları…
Bir yandan iyi bu durum bir yandan da vahim. Hâlâ birtakım sorunların yaşandığı, hâlâ hâlâ hâlâ hâlâların olduğu bir zamanda tozpembe gibi davranılıyor. Kürtlerle ilgili yapılan bir filmin yasaklanmamış olması o sorunun ortadan kalktığını göstermez herhalde. Elbette anlatılsın ama yine nereye geliyoruz; nasıl anlatıldığına. Bence Kürtler henüz yeterince anlaşılabilmiş değiller, sinemada da yalnız olduklarını düşünüyorum. Olumlu gelişmeler oluyor mesela ‘90’lara göre ama 2009’a göre çok geride, hem nasıl güveneceksin. Ben mesela düşündüklerimi söyleyebilir miyim kaygısını çok duydum, acaba ne olur, iş bulabilir miyim. Ama böyle olmasa gerek. Sean Pean, Michael Moore çıkıp istediklerini söylüyorlar ülkelerine, küfür edebiliyorlar. Bizde de siyasiler eleştiriyi kaldırmalı. Ben tabii her zaman düşündüğümü söyleyeceğim ama kaygı da taşıyorum.
Devrim Büyükacaroğlu
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.