Lale

Lale

Bazı filmler oluyor, konusuna bakıyorsunuz, hiçbir numarası yok gibi görünüyor. İzlediğiniz zaman hayran kalıyorsunuz. Bazı filmlerin de konusundan heves ediyorsunuz, tırt çıkı-yor.


Bazı filmler oluyor, konusuna bakıyorsunuz, hiçbir numarası yok gibi görünüyor. İzlediğiniz zaman hayran kalıyorsunuz. Bazı filmlerin de konusundan heves ediyorsunuz, tırt çıkı-yor.
İstanbul Film Festivalinin Altın Lale’sini verdikleri “Tony Manero”nun nasıl bu kadar abartıldığı, filmi izleyenlerin sık sık şaşırdığı bir konu. O da konusuna bakınca, “Vay” dedirten filmlerden. En azından bana dedirtti.
Bir Şili filmi. Yönetmeni Pablo Larraín. Pinochet Şili’sinde geçiyor hikaye. Yıl 1978. Cunta dönemi. Kahramanımız Raul, başarısız bir dansçı. Kafayı, Tony Manero ile bozmuş. Bu Manero, dönemin kasıp kavuran Amerikan filminden bir karakter. “Cumartesi Gecesi Ateşi”nde John Travolta’nın canlandırdığı dansçı. Raul, Tony Manero olacağım diyor başka bir şey demiyor. Tabii filmde başka karakterler de var. Birlikte ekip kurduğu dansçılar, cuntaya karşı direnişin içinde olan genç karakterler vs.
Yani, temel mesele, diktatörlük rejiminin olumsuzluklarını yansıtan bir atmosferde, cuntayı sevmeyen ama kafayı Amerikalı bir dansçıyla bozmuş bir adamın dramatik hikayesine odaklanıyor. Böyle anlatınca, insana heyecan veren, ilginç bir çelişkiyi merkeze alan bir film gibi duruyor değil mi?
Ama karşımıza çıkan, yarı deli bir adamın hezeyanları. Tony Manero yarışmasında birinci olmayı takıntı hale getirmiş, bunun için hırsızlık da yapıyor, adam da öldürüyor. Hiç konuşmuyor, daha da ürkütücü bir saplantıdan başka bir şey anlamayalım diye herhalde. Hem iktidar problemi var, hem bütün kadınlar peşinden koşuyor. Bu cinsellik unsurunun ana hikayeyle doğrudan bağlantısını kurmak da zor. Pinochet Şili’sinin fotoğrafı deseniz, bir polis baskısı ve direnişçi gençler görü-yoruz ama başı sonu yok.
Alfredo Castro’nun Raul karakterini canlandırmadaki başarısı, karakterin gereksiz deliliğinin gölgesinde kalıyor aslında.
Bayağı güzel bir fikrin ciddi ciddi ziyan edilişini izledik biz aslında Tony Manero’da. Güzel bir fikir işlediğini iddia ediyor, bunu da hiç konuşmadan iyi bir oyunculuk gösterisiyle yapıyor olunca, iyi bir film izlemiş sayılıyor muyuz hâlâ?

Plakçı mısın?
Şimdi ıssız adam, sen diyorsun ki ben plak dinliyorum, eski müzikleri seviyorum, ‘70’lerin sanatçılarını takip ediyorum.
İsteyen istediği müziği dinler, gözümüz yok. Üstelik sen bunu bayağı bayağı bir kültür olarak benimsemiş gibi görünüyorsun. Dikkatimi çekti. “O dönemde şöyleydi” gibi laflar ediyorsun, plağın “sıkıştırılmamış” olmasını pek seviyorsun falan.
Gidiyorsun, 45’lik çalan bir yere takılıyorsun, hatuna da diyorsun ki, “Öyle bir yer biliyorum ki, sanki zamanda yolculuk yapıyorsun, inanamazsın.”
Orada nasıl bir manzara var? Yumuşak bir müzik, yavaş, huzurlu insanlar, sakin bir ortam...
Bak, ıssız kardeşim, deminden beri neden bunları anlatıyorum, belki anlamaya başlamışsındır. Sen de bilirsin, bu müziklerin insanda uyandırdığı birtakım kültürel öğeler var. Onlardan bahsediyorum. Naiflikten bahsediyorum.
Sen oraya takıldığın zaman da aynı ıssız adamsın. Bir önceki sahnede bir milyon kişilik diskonun ortasında hatun bulmaya çalıştığın zaman da. Oldu mu şimdi?
Issız arkadaş, hani sen mutfaktaki bir çalışan arkadaşın deyimiyle “Uçana kaçana abicim”din? Yoksa, ‘70’lerin naif popunu dinleyen, akşamları “Hani sen acı veren kalpsizlerden olamazdın”larla vakit geçiren adam mıydın?
Bu şarkılar ne anlatıyor? Aşkı anlatıyor değil mi? Sen gerizekalıysan başka, o zaman hiç tartışmaya girmiyorum. Ama değilsen, o çok sevdiğin müziklerde anlatılan şeylerin ne kadar yoğun, katıksız, ciddi, koca koca aşklar olduğunu anlarsın. Bak bu laflar, senin filmin müziklerinden: “Dilerim ki mutlu ol sana. Ben olmasan bile hayat gülsün sana.” “Aşka tövbe demem ben. Görürsün sevince yeniden.” “Gönülden bana uzanacak dost elinin delisiyim.”
Bunları her akşam dinleyen herkes biraz yontulur.
Bir de bu var, bu da filmden: “Ok. Beni bozmaz. Tek şartım alta geçmem... Ok? Dediğim gibi onun dışında her şeye varım.”
Yuh! Ne alakası var şimdi? Hangisisin sen ıssız kardeşim?
Belki birini seçsen, bu kadar sıkıntı çekmezdin.

Sinema efsaneleri Karı her yerde karı
(Ağır Roman, ‘90’lar sinemasının en ses getiren filmlerinden biri olmuştu. Metin Kaçan’ın romanından uyarlanan film, kalabalık kadrosuyla özgün bir mahalle ortamı yaratmıştı. Bu sahnede, kendi ifadesiyle “Kolera Mahallesi Açıkhava Üniversitesi Seksoloji profesörü” Gaftici Fethi (Zafer Algöz), meyhanede bir muhabbet açıyor. Mahallenin cinsellikle kafayı bozmuş karakterinin palavracılığın dozunu iyice artırdığı, arada siyasete bile bulaştığı eğlenceli bir sohbet...)
Gaftici Fethi: Lombaklar, beni dinleyin. Zevk soframa doğru gelin, bana doğru uzayın. Şimdi, uzaydaki manitaların dertleri de burdaki karılarla aynı.
Meyhanedeki adam 1: Hadi be...
Gaftici Fethi: Tabii. Diğer galaksilerdeki karılar da, kocalarının uzay gemilerini kapıp öylece dolaşıyorlar.
Meyhanedeki adam 2: Yapma...
Gaftici Fethi: Yapma değil, Avrupa. Sen buradan bakınca onları kuyruklu yıldız sanıyorsun, kelle! Halbuki onların içinde aranan manitalar var. Hatta bir akşam, ay senin dünya benim hesabı gezen o karılardan birine rastladım. Anında özel bir formül yaratıp... Yedim cıvırı. Meğerse karının kocası galaksi anarşiyle mücadele timinde görevliymiş. Adamcağız komünistlerle uğraşmaktan çok yoruluyor. Manita da ne yapsın? Mecburen... Kardeşim, diğer galaksilerdeki karılarla burdaki karıların dertleri hep aynı. Yani velhasıl, karı, her yerde karı.
(Ağır Roman, Yönetmen: Mustafa Altıoklar, 1996)
Patlamamış mısır - Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net