iŞÇiLERiN NEWROZ’U

iŞÇiLERiN NEWROZ’U

Bu 1 Mayıs törene katılamayanları dinleyerek başladı. Kadıköy otobüsünde arkamdaki gençler, bugün tatil yapamadıklarından yakınarak başladılar söze; bayram olsa da bugünkü çalışmalarına ek para/mesai yazılmayacağıyla sürdürdüler.


Bu 1 Mayıs törene katılamayanları dinleyerek başladı. Kadıköy otobüsünde arkamdaki gençler, bugün tatil yapamadıklarından yakınarak başladılar söze; bayram olsa da bugünkü çalışmalarına ek para/mesai yazılmayacağıyla sürdürdüler. Alanda olabilenlerin bu ayrıcalığın farkında olup olmadıkları üstünde öyle durdular ki, ben ister istemez katıldım söyleşilerine. Büyükşehir Belediyesi çalışanıymışlar. Sigorta varmış ama sendikasızmışlar. Taşeron şirketmiş patronları. Taşeronlaşmanın yaygınlığını vurguladılar, “Bir polis taşeron değil” dedi kumral olanı. Sarışını “Özel güvenliği unuttun” diye eleştirdi. “Hava alanında polis değil özel güvenlik çalışıyor.” Benim onları dikkatle dinleyip yorum yapmadığımı görünce, yorum uzun boylusundan geldi: “Sendikaları bitirmek için çıkardılar bu taşeron şirket işini” dedi; “sendikaları bitirmek için.” Doğru sözdü ama yorumlar, çözümler onların ineceği yere kadar sürdü.
Marmara Üniversitesi’nin önünde indim. Sendikaların pankartları orada sıralıydı. Harb-İş İstanbul Anadolu Bölgesi, Haber-İş, Deri-İş, Tek Gıda İş... İlk göz ağrım Harb-İş’lilerin yanında aldım soluğu. İstanbul’un iki yakasındaki işyerlerini sordum. Benim eski işyerim Taşkızak, ad ve bölge değiştirmişti. İstanbul’un Avrupa yakasındaki en kalabalık işyerinin Zeytinburnu’ndaki tamir atölyesi/dördüncü kademe olabileceğini söyledi. Tersaneliydi. Bana “eskiler”den birilerini bulmaya çalıştı ama benden eskisi yoktu anlaşılan, bayramlaştık. Vedalaştık. Aşağılara doğru yürüdüm .
Haydarpaşa Köprüsü’ne girmeden gördüm gelincikleri. Üç taneydiler. Bir selam gibiydiler genç ölmüş arkadaşlarımdan, onları yanıma almadan yürümek gelmedi içimden. Sanki kalabalıklaştım bir anda... Köprünün üstünde benimle akran biri geldi yanıma. Gülümsedi: “Ne dersin abla, savaş mı var, yollar kesik... Ne oluyoruz? Yetmiş sekizde miyiz?” Biraz konuştuk Yaşıtımmış gerçekten. 18 yıl kalmış Stutgart’ta. Avrupa’daki çalışma koşullarını, sömürmenin bu kadar belirgin olmayışını yorumladı, anlattı durdu. “Ne olacak dersin bu işler?” dedi... “Biz nasıl istersek o olacak” dedim. Başını salladı; “Bir arada olursak...” dedi. Ne ara yitti gitti anlamadım.
Emek Partisi’nin buluşma yeri kalabalıktı. Sarılmalar, bayramlaşmalar. O ara bir genç tanıttı kendini, Kıraç’tanmış. Çalışıyormuş. İşi öyle resmi tatil tanıyacak türden değildi. Nasıl alanda olduğunu sordum. Güldü, “Newroz’da çalışılır mı?” dedi; “bugün 1 Mayıs, işçinin Newroz’u.” Çok eski bir Rus romanını anımsadım, 1905 sonrasını anlatan. 1 Mayıs’ı, öğretmen çocuğu arkadaşına “işçilerin paskalyası” diye anlatan balıkçı çocuğunu. Sarılıp öptüm delikanlıyı. Evet, 1 Mayıs işçilerin “yeni günü”ydü. Yeni bir mevsime geçmenin eşiği. Mevsimin nasıl olacağıysa işçinin birleşme, direnme gücüne bağlıydı. Geleceğimiz ellerimizdeydi kısacası!..
Sennur Sezer
www.evrensel.net