Başka

Başka

Bazı semtler vardır. Onları sadece filmlerde görürüz. Gerçek hallerinin onlara ne kadar benzediğini ancak tahmin ederiz. Ama canlısını hiç görmeyip filmde çok sık gördüğümüz için, artık onu hakiki sanmaya başladığımız bile olur. Belki gerçeğini görsek, “Hiç gerçekçi değil” diyecek kadar oluruz.


Bazı semtler vardır. Onları sadece filmlerde görürüz. Gerçek hallerinin onlara ne kadar benzediğini ancak tahmin ederiz. Ama canlısını hiç görmeyip filmde çok sık gördüğümüz için, artık onu hakiki sanmaya başladığımız bile olur. Belki gerçeğini görsek, “Hiç gerçekçi değil” diyecek kadar oluruz.
Bazı semtler vardır. Gerçeğini biliriz. Filmde görmüşlüğümüz yoktur.
“Başka Semtin Çocukları”nı izlerken hissettiğim yadırgama hissini, ancak böyle açıklayabilirim. Film, İstanbul’un “ünlü” mahallesi Gazi’de geçen bir cinayetin izini sürüyor. Alevi-Sünni meselesi, Doğuda yapılan askerlik, gençlerin “yırtma” çabaları, geri dönüşlerle de beslenerek bu hikayenin etrafını ören unsurlar olmuş.
Epeyce polisiye film izlemiş biri olarak, başarılı bir yerli polisiye ile karşılaşmaktan özellikle memnun oldum. Evet evet, basbayağı “Katil kim” sorusunu sonuna kadar koruyan ve hikayeyi onun üzerine inşa eden bir film “Başka Semtin Çocukları”. Film ilerledikçe geri dönüşlerle, katılan yeni karakterle, hikayenin açılan yeni boyutlarıyla, elimize yeni veriler ulaşıyor ve katilin kim olduğu konusunda bizi yeniden kafa yormaya çağırıyor. Bütün bunlar, özellikle Alevi-Sünni, Türk-Kürt gibi kardeş kavgalarının dramatik etkisini artırmak için kullanılıyor. Bu da filmi çok güçlü kılan politik boyutu.
Görünüşe göre, böyle mahalleli filmlerle Türkiye sinemasında daha çok karşılaşmaya hazırlıklı olmamız gerek. Bu, başlangıç olarak iyi bir şey. Genç yönetmenler kuşağının yüzünü gerçekçi hikayelere döndüğünü göstermiş oluyor. Niyet, sınıfı geçer.
Gelelim beceriye, kafaya. Sıkıntıyı orada yaşayacakmışız gibi bir his var içimde. Vardı. “Başka Semtin Çocukları”, beni o konuda rahatlatan bir film oldu. Çünkü açıkça sınıfsal bir hikaye anlattığını bilen ve bunu izleyiciye veren bir yönetmen Aydın Bulut. Malum, bu, sinemamız için hem bir cesaret, hem de beceri sorunu. İkisini birden yapabilen sinemacıya çok sık rastlanmıyor.
Aydın Bulut, Alevi-Sünni, Türk-Kürt kışkırtmalarının “başka semtlerin çocuklarını” oyalayıp şehrin, memleketin sahibi olmalarını engellediğini güzel güzel anlatıyor. Üstelik gözümüze sokmaya da çalışmıyor.
Kimi karakterlerin hikayelerinin daha ayrıntılı işlenmesinin iyi olacağından söz etmek vardı ya, filmi çok tuttum. Bu seferlik affedin. Başka duyguların insanı oldum, başka filmlerin seyircisi olarak.

Konuşma kılavuzu
Kendine ıssız adam diyen arkadaşlar, sözüm size.
Bugünkü konumuz, kadınlarla nasıl konuşulacağı. Hemen kadınla konuşmayı biliriz biz diye zıplamayın. Gördük, “altta mı üstte mi” konuşmalarını biliyorsun. Benim değineceğim konu daha çok kafayla ilgili. Düşünerek konuşmak gereken konular da oluyor arada, orada yardıma ihtiyacın var.
Mesela filmde şöyle bir sahne var. Kızın aldığı plağı pikaba koyuyorsun. Şöyle bir laf ediyorsun: “Bu insan sesi biliyor musun?”
Şöyle bir düşünelim. Karşımızda bir uzaylı yoksa, insan sesini ayırt etmeyi kendi başına becerebilir. Bunu diğer canlılar da ayırt edebilir, ama zaten onlara senin kendi dilinde bir açıklama yapmanın bir anlamı olmaz. İnsanlar da ayırt edebilir, onun için de bu cümleyi söylemen anlamsız. Yani her halükarda, gereksiz bir laf. Evet, o insan sesi, ve bunu herkes bilir.
Muhabbet biraz ilerliyor. Kız sana önceden dizilerde çalıştığını ama oradaki çalışma koşullarından rahatsız olduğunu anlatıyor. Şöyle güzeldi ama böyle güzeldi diyor, hâlâ filmlere kostüm verdiğinden söz ediyor. On dakikalık konuşmanın üzerine senin verdiğin cevap şu:
“Filmleri severim.”
Oldu mu? Olmadı.
Burada dikkat edilmesi gereken birkaç adım var ıssız kardeşim. Birincisi, bir kadınla konuşmayı seçtiysek, onu dinlemek gerekir. İkincisi, dinledikten sonra, o konu üzerine düşünerek, bakın burası önemli, biraz kafa yorarak konuşmak faydalı olabilir. “Filmleri severim” eğer dünyanın en burnundan kıl aldırmayan adamı değilsen, ya da zeka yaşın tek haneli rakamlarda seyrediyorsa, itiraz edilecek bir cümle olmaz. Ama konu, dikkat edersen, senin ya da bir başkasının filmleri sevmesiyle ilgili değil. Film iyi bir şey, orayı geçtik, filmde çalışmanın zorluklarını falan konuşuyoruz. Konuları biraz böyle bağlamları içinde düşünmeye çalışırsak, işimiz daha kolay olacak ıssız can.
Düşünmekten zarar gelmez.

Sinema efsaneleri Sor sor
(1980’ler sinemasında çok işlenen genelevler ve fahişelik temalı filmler içinde, “14 Numara” öne çıkan, başarılı bir filmdir. Sinan Çetin’in daha nitelikli yapımlara imza attığı günlerden kalma film, İrfan Yalçın’ın “Genelevde Yas” adlı romanından uyarlanmış. Hakan Balamir (Arap) ile Serpil Çakmaklı’nın (Yağmur) başrollerini paylaştığı film, gösterildiği yıl birçok ödül de almıştı. Ödüllü filmin bu sahnesinde, eski jigolo Arap, Yağmur’u genelevden kaçırıp Karaköy’e getirmiş. Şöyle sevgi cümleleri kurulmuş...)
Yağmur: Beni buraya neden getirdin alçak adam?
Arap: Seviyoz lan!
(Bu sahnede de, yine aynı ikili, deniz kenarında utangaç bir gezintiye çıkmışlardır. Arap tabii ki yine söze nereden gireceğini bilemez, Yağmur da onu dinlemeye çalışır.)
Arap: Şimdi sen bana, “Lan Arap, beni buraya niye getirdin, bok mu var?” diye bir sor bakayım.
Yağmur: Yok, sormam. Kızarsın.
Arap: Yok yok kızmam. Sor sor.
Yağmur: Niye getirdin beni buraya?
Arap: Bok mu var burda de. Öyle sor.
Yağmur: Bok mu var burda?
Arap: Hehe... Gel bak. Bok var. (Denize akan kanalizasyon borusunu gösterir...)
(“14 Numara”, Yönetmen: Sinan Çetin, 1985)
Patlamamış mısır - Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net