GÖZLEMEVİ

GÖZLEMEVİ

  • “Konya-2. Bin Nefes Bir Ses Uluslararası Türkçe Tiyatro Yapan Ülkeler Festivali”, 3. Akdeniz Üniversitesi Uluslararası Amatör Tiyatrolar Festivali falan derken 10. Trabzon Devlet Tiyatrosu Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali için Trabzon’a geldim.


    “Konya-2. Bin Nefes Bir Ses Uluslararası Türkçe Tiyatro Yapan Ülkeler Festivali”, 3. Akdeniz Üniversitesi Uluslararası Amatör Tiyatrolar Festivali falan derken 10. Trabzon Devlet Tiyatrosu Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali için Trabzon’a geldim. İlk günümün sabahındaysa, tam Tanjant Köprüsü’nün altında, Taksim Meydanı’nda kendimi bir otomobilin altında buldum. Özel bir aracın yan aynası omzuma çarpmış, dengemi yitirmiş ve sağ arka lastik belimin üzerinden geçmek istemişti. İmperial Hastanesi’ne götürdüler, acil serviste Dr. Timur Beg’in olağanüstü ilgisiyle moral edindim. Gel gelelim, Ortopedist Mustafa Kara’nın hastasına aksi marangoz ustası yaklaşımından, edindiğim morali “bir lahza”da yitirdim. Bay Kara’nın tıp fakültesinden mezun olurken Hipokrat yemini edip etmediğini doğrusu ciddi anlamda merak etmekteyim. Diğer taraftan, Zorlu Grand Hotel İşletme Müdürü Ali Şahin ile ekibinin, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin’in, Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun Sanat Yönetmeni Fatih Dokgöz’ün ve tüm Trabzon Devlet Tiyatrosu çalışanlarının yakın ilgisiyle hâlâ gönenmekteyim.
    Aynı günün öğleden sonrasındaki festival açılış törenine doğal olarak katılamadım, dolayısıyla Uğur Keleş’in daha sonraki saatlerde dilden dile dolaşarak kulağıma yapışan mükemmel folklor koreografisini de izleyemedim. Akşam otelden temin edilen bir baston yardımıyla festivalin ilk oyunu için Haluk Ongan Sahnesi’ne götürdüler. Fransız Rönesans’ının en parlak adlarından Rabelais’in (1494-1553) “Pantagruel”ini Romanya’nın Radu Stanca Ulusal Tiyatrosu’ndan izledik. Baştan sona şenlik havasının hakim olduğu, sözcüklerden soyutlanmış metni, yönetmen Silviu Purcarete sahneye koymuştu.
    Silviu Purcarete’nin cesur, gözüpek bir tiyatro anlayışı vardı ve Rabelais’in Hümanist inançları çerçevesinde oburluğu öyküleyişini, bu öyküleyiş içine sarıp sarmaladığı dünya görüşünü öykü anlatımından ziyade anlatış biçiminde dışa vurmayı yeğlemişti. Rabelais’in ciddiyetten uzak metninden insani, son derece neşeli, mizahi ve fantastik bir metin yaratmıştı. Güldürünün bu düzeyi bile başlı başına bir taşlamaydı. Yapmacıklığın barınamayacağı bir ortam yaratmıştı Purcarete. Kural olarak sesin gücünden yararlanmış, perdeli ve bir şarkı türünü andıran konuşmalardaki nefes özelliklerini önemsemişti. Onun çalışmasında vücuda esneklik kazandırmak kadar, bu esnekliği korumak esastı. Stanislavski’nin fiziksel ve Meyerhold’un bio-mekanik çalışmalarını harman etmiş, ama (gelin kulağınıza fısıldayıvereyim) onların bir anlamda böğrünü deşmişti.
    Radu Stanca Ulusal Tiyatrosu’nun “Pantagruel”i bir gösteri değildi. İzlence de değildi. Sanki seyredilmek için yapılmamıştı ve sanki oyuncuların seyirciye gereksinimleri yoktu. Bir prova da değildi “Pantagruel”, çünkü oyunculuk açısından üzerinde çalışılmış ve tamamlanmış bir metne sahipti. Diğer taraftan, doğaçlama da değildi. Düşündüm taşındım, “Pantagruel”i “içinde tek kurşunu olan silah” olarak da tanımlayamadım. Tam tersine bir araştırma aracıydı “Pantagruel”. İleride çalışılacak bir metne taban olacak bir araçtı. Yeni, yepyeni bir sanatsal biçim arayışının temelini oluşturacak bir çalışmaydı... Dışarıdan bakışı öngören, gel gelelim dışarıdan bakışa dayandırılmamış bir kurguydu. Belirli bir öyküsü yoktu, ama yaşam ritminin özelliklerinden olan hız, gerilim, son duygusu, kişisel güdüleri saklama isteği salkım saçak ortadaydı. Senkronizasyon, oyunun her evresinde ölçüldü, denetlendi, belirlendi. Özgürleşme, kurtulma arayışının sonundaki biyolojik karmaşa da ilahi biçeminde ezgilerle verildi. Saksofon karşısında sesin iletme gücünün, ben bu denli yalın, bu denli besleyici, bu denli sarıp sarmalayıcı olduğuna; sesin fizyolojik tınlatıcılarla böylesine güçlendirildiğine ilk kez tanık oldum. Oyuncunun yüz kaslarıyla organik maske oluşturduğuna da...
    Festivalin ikinci akşamındaysa, Radu Stanca Ulusal Tiyatrosu bu kere de “Godot’yu Beklerken”i sahneledi. Beckett’in bu ünlü eserini gene Silviu Purcarete yönetmişti. Purcarete, iktidar baskısı ve sömürü kıskacındaki insanoğlunun gerçeklerle yüzleştiği “naçar” zamanları, “ne yapabilirim ki” şapşallığının kör kuyusuna düşmeksizin ışıklı umut yolunu arama ve bulma gerekliliğinin altını çizerek ve Beckett’in diline, yaklaşımına gıdım dokunmadan anlatmıştı. Purcarete’nin anlatıyı boğuculuktan kurtaran tempolu yorumunda, aynı zamanda tiyatronun genel sanat yönetmeni olan Constantin Chiriac’ı, Estragon rolünde izlemek ayrı bir keyifti.
    Otomobilin altından çıkmamdan sonraki kırk sekiz saatlik “müşahede” sürecimi Radu Stanca Ulusal Tiyatrosu’nun iki yapımını izleyerek geçirmiş olmak ise (itiraf ediyorum) benim için mutluluk vericiydi.
    ÜSTÜN AKMEN
    www.evrensel.net

    0 yorum yapılmış

      Yorum yapın

      Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.