DURUM

DURUM

  • Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, geçtiğimiz günlerde Beykent Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (BÜSAM) tarafından düzenlenen Siyaset ve Devlet Yönetimi Sertifika Programı’nda, “Politikacı ve Ordu” konulu bir ders verdi.


    Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, geçtiğimiz günlerde Beykent Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (BÜSAM) tarafından düzenlenen Siyaset ve Devlet Yönetimi Sertifika Programı’nda, “Politikacı ve Ordu” konulu bir ders verdi. Bu konuşma, “Devlette hastalık var” başlıkları ile gazetelerin sayfalarına yansıdı. Bu konuşmaya eski Cumhurbaşkanı Demirel’den “Hiç kimse, kendi iktidarsızlığını, güçsüzlüğünü, devlete yüklemesin. Eğer bozuk bir şey vardı ise düzeltselerdi” yanıtı geldi.
    Büyükanıt özetle şunları söylemişti: “Devlette kurumlar arasında güvensizlik varsa, şüpheler varsa o devlet sorunludur. Ben asker olarak emniyetin istihbaratına güvenmiyorsam, çünkü bana istihbarat getirecek kurum benim hakkımda istihbarat topluyor. Bunlar gerçek vakalar. Adalet Bakanlığı İçişleri Bakanlığı’na, MİT emniyete, emniyet MİT’e güvenmiyor. O zaman bu devlette hastalık var. Bu kurumların uyumlu çalışmasından Anayasa gereği başbakan değil cumhurbaşkanı sorumlu.”
    Devlet iktidarını elinde bulunduran egemen sınıfların farklı kliklere bölündükleri, bu kliklerin devlete egemen olma konusunda bir mücadele yürüttükleri zaten epeydir su yüzüne çıkmış durumda. Darbecilik, bununla bağlantılı olarak açılan Ergenekon davası vb. gelişmeler zaten bu durumu yeterince açıklamaktadır. ABD’nin ilk Irak müdahalesi, Amerikancı iş birlikçi kesimlerdeki bölünmeyi su yüzüne çıkarmış, bu bölünme sonraki süreçlerde farklı biçimler alarak derinleşmiş, arada “Dolmabahçe mutabakatı” gibi anlaşmalar sağlanmış, ABD, iş birlikçileri birleştirmeye yönelik adımlar atmış, uzlaşmalar yapılmasını saptamıştı.
    Ancak politik mücadeleler sürekli hareket halindeki güçler ve bunlar arasında değişen ilişkiler, dengeler üzerinde yürüyen bir mücadele olduğu için, klikler arasında yapılan uzlaşmalar kendi ilişkilerine kalıcı bir istikrar getirmemektedir. Bu istikrarsızlık zaman zaman halkın lehine olabilecek durumlarında ortaya çıkmasına -örneğin hükümet bunları bir darbe girişimi ve bunun etrafında toparlanmış eski kontrgerilla elemanlarının yargılanması ile sınırlamaya çalışmasına rağmen Ergenekon davası ve bu süreçte kısmen ortaya dökülen bilgi ve belgeler gibi- yol açabilmektedir.
    Politik skandal niteliğindeki bu tür işlerin her birisi, iş birlikçi egemen sınıfların kendi gerici hesaplarının ürünü olarak ortaya çıksa da, işçi ve emekçi halkın politik sisteme duyduğu güveni sarsacak, onlarda iş birlikçilere karşı birikmiş olan öfkeyi harekete geçirecek gelişmelere neden olabilir. Kuşkusuz bu durumdan yararlanmak, işçi ve emekçi hareketinin gücü ve yetenekleri ile ilgili bir durumdur. Yoksa egemen sınıfların aslında “suçüstü yakalandıkları” şurasından burasından açılmış bütün bu kirli ilişkiler ağı, bir süre sonra unutturulmakta ya da üstü örtülebilmektedir.
    Ancak devlet kurumlarının ve egemen sınıf kliklerinin karşılıklı mücadelesi, sadece “üstte” olup bitenlerle sınırlı kalmamaktadır. Her birisi azılı demokrasi düşmanlığı ve iş birlikçilikle karakterize olan bu kliklerin savundukları devlet sistemi, yukarıdan aşağıya tüm bir mekanizmaya yansımakta, tüm toplumu derinden etkilemekte, onu çürütmektedir. Buradan bakılınca, örneğin Mardin’de 44 kişinin katledilmesi, bu genel mekanizmanın işleyişi, bunun çıkarı için kurulan kurumların -koruculuk gibi- dışında düşünülemez.
    Bütün bu ilişkiler ve on yıllardır olup biten dikkate alındığında, “bu hastanın” iflah olmaz dertlere sahip olduğu açıkça görülmektedir. İş birlikçi egemen sınıflar bu duruma çare bulabilecek durumda değildir, halkın da bu hastanın kurtarılmasından hiçbir çıkarı bulunmamaktadır. Halkın çıkarı, demokrasi ve özgürlüklerin egemen olduğu, bağımsızlığın sağlandığı yeni bir devletin kurulmasındadır. Hastadan yayılan pis kokular, işçi ve emekçi halka eskiyi gömme, yeniyi kurma görevinin mutlaka başarılması gerektiğini zaten sürekli olarak hatırlatmıyor mu?
    Ahmet Yaşaroğlu
    www.evrensel.net