Pazara çık kimse işini kaybetmesin!

Pazara çık kimse işini kaybetmesin!

DİSK Tekstil’in patrona ilanlı desteğinin ardından, bu sefer de ‘Kriz varsa çare de var’ kampanyasıyla birlikte DİSK’in dışındaki işçi sendikaları patrona güç veriyor. Gerekçe ve mantık aynı: İstihdama sahip çıkmak. Tek fark, DİSK üretim alanından, diğerleri ise tüketim üzerinden destek atıyor.


Sermaye örgütlerinin başlattığı ve sendikaları da ortak ettiği “Kriz varsa çare de var” kampanyasının ikinci haftasının sloganı “Kimse işini kaybetmesin” oldu.
Hatırlanacağı üzere kampanya geçen hafta başlatıldı. Başlatanlar kendilerine “Üreten Türkiye Platformu” diyor. “Eve kapanma pazara çık” sloganıyla yürütülen kampanyanın amacı, krize karşı iç talebi canlandırmak olarak açıklandı. Platformun bileşimi oldukça ilginç. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) önderliğinde oluşturulan platformda, Hak-İş, Türk-İş ve Kamu-Sen gibi işçi ve memur sendikalarının yanı sıra TESK, TİSK, TİM, TÜSİAD, MÜSİAD gibi sermaye örgütleri de bulunuyor. Sendikalara yönelik ilk tepki şöyleydi: Ya işsizlik almış başını giderken, milyonlarca insan tüketebilecek bir gelire sahip değilken, işçi sendikalarının o platformda ne işi var?
Eleştirilere en sert tepki Hak-İş Başkanı Salim Uslu’dan geldi: “İç tüketimin düşmesi demek, daha fazla işsizlik demek. Kafaları basmadığı için karşı çıkmayı bir kolaycılık olarak tercih etmişler.”
Buna rağmen cılız da olsa tepkiler gelince, platform üyelerinden, “merak etmeyin, sadece tüketim yönlü değil istihdam ve alım gücünü artıracak çalışmalar da yapacağız” şeklinde savunmalar geldi. Nihayet ikinci adım atıldı ve önceki gün, beş hafta sürecek kampanyanın ikinci sloganı “Kimse işini kaybetmesin” açıklandı. Kampanyaya ilişkin açıklama yapan TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu şunları söyledi: “Ulusal gelirimizin yaklaşık yüzde 70’i özel tüketimden oluşuyorsa, işsizlik rekora ulaşmışsa, iç tüketimdeki yavaşlığın giderilmesi zorunludur. Dar gelirli vatandaşların alım gücü artırılmalı. Harcama çeki ve benzeri tedbirler hayata geçirilmelidir. Sosyal bir kriz bütün ülkelerin kapısında bekliyor.”
Durun, öyle hemen “Eee ama yine harcama çeki, yine tüketim odaklı. İşsizler ne olacak?” demeyin. İstihdama ilişkin öneri de var: “İstihdamın teşviki amacıyla istihdam yüklerindeki indirimin devamını bekliyoruz.” Tabii Hisarcıklıoğlu’na hemen sormak lazım: Vergilerdeki işveren payı indirilince attığınız işçileri geri aldığınızı bugüne kadar neden hiç kimse görmedi?
TÜKETELİM ÇAĞRISI
KİME?
Olayın aslını ve doğuracağı sonuçları tartışmadan önce safça (!) önerilenlere bakalım. Çağrı: Tüketelim... Referans gazetesi, ‘liderler pazarda krizi sepetleyecek” manşetiyle siyasi parti liderlerini kampanyaya desteğe çağırdı. İlk destek Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den geldi. Gül, kampanyaya destek için alışverişe çıkabileceğini açıkladı. Referans onu da manşete taşıdı.
Yoksul, dar gelirli, işçi, emekçi, emekli, işsiz vatandaşa bakalım. Saydığımız sınıfta yer alanlar bir yıldır işsizliğin patladığı, kredi kartlarının ödenemediği, ceplerdeki paraların alım güçlerinin her geçen gün düştüğü bir ortamda tasarruf mu yapıyorlar? Kimilerinin, yani aylardır işsiz olanların olmayan paraları harcama şansı yok. Az buçuk geliri olan ise zaten harcıyor. Çünkü Türkiye’de büyük çoğunluğun geliri ancak zorunlu harcamalarına yetebilecek düzeyde. Yaşamları için gerekli harcamaları yapabilecek bir gelir düzeyine sahipler. İsteseler de tasarruf yapabilecek durumda değiller.
Veriler de zaten tasarruf etmeyip harcadıklarını ortaya koyuyor. Perakende ciroları 2009 yılının ilk 3 ayında (Ocak-Şubat-Mart) 2008 yılıyla kıyaslandığında gerileme göstermiyor. Geçen yılın aynı dönemine göre binde 2 oranında da artmış görünüyor. Enflasyondan arındırılmış ciro rakamlarına dayalı verilere göre 2009 yılı ilk 3 ayında;
- Perakende gıda harcamaları yüzde 1.0 gerilemiş,
- Gıda dışı harcamalar yüzde 2.0 artmış,
- Hazır giyim harcamaları yüzde 7.0 büyümüş.
Bu veriler, Alışveriş Merkezleri ve Perakendeciler Derneği Başkanı Sayın Mehmet Nane’nin teyit ettiği bilgiler. Fiş sayısı artışı, enflasyondan arındırılmış ciro sayısındaki artışın üzerinde. Görülüyor ki, halkımız öyle sanıldığı gibi eve kapanmamış.
Patron Cem Boyner’in sözleri de bunu kanıtlıyor. Krizin perakende sektöründeki etkilerini değerlendiren Boyner Holding patronuna göre iyileşme başladı. Her şeyin durduğu ortamdan yavaş yavaş çıkıldığını belirten Boyner, geçen nisana göre bu nisanda yüzde 3 daha iyi durumda olduklarını, mayısta da yükselişin sürdüğünü söyledi.
Kimisi de az geliriyle ihtiyaçlarını karşılayamamış, borç batağına saplanmış durumda. Şimdiden kredi kartı borçluları yüzde 10 batmış durumda. Bu artarak tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Bunu biz değil Merkez Bankası Finansal İstikrar Raporu söylüyor: “Kredi kartı borçları alarm veriyor. Kredi kartı bakiyelerinin faize tabi kısmı artmaktadır. Kredi kartı faizlerinin tüketici kredilerine göre daha yüksek olduğu göz önüne alındığında, bu durum hane halkının kırılganlığını artırmaktadır.”
Evet, hane halkı kırılıyor. Her gün bir intihar haberi gelir oldu memleketin dört bir yanından.
Öyleyse harcayın çağrısı kime?..
GÜL’ÜN PAZARA ÇIKIŞI MASUM MU?
Herhalde çağrı tüketmeyen cimri patronlara, siyasi parti liderlerine, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e. Gül alışverişe çıktı yaşasın! Güldürmeyin insanı... Elbette sevinenler de biliyor ki, kriz ortamında lidelerin ‘tüketici’ kimlikleriyle çarşıda pazarda gözükmesi sadece ‘sembolik’ bir anlam taşıyor. Ama o sembol hiç de masum değil.
Söz konusu sembol, krizden çıkıyoruz ‘psikolojik savaşının’ bir aracıdır. Kime karşıdır bu savaş; elbette ki her an, ‘yeter artık’ diyerek kendi talepleri uğruna harekete geçebilecek emekçilere karşı. Öyle ya, ekemçiler talep etmemeli, krizden çıkıyoruz umuduyla beklemeli. Sermaye kendini kurtarırsa, onları da kurtarır avuntusu içinde olsunlar. Bu psikolojik savaş maazallah her an patlayabilecek, tehlike oluşturabilecek emekçilere karşıdır. Ne diyordu kampanyanın dümenindeki Hisarcıklıoğlu: “Sosyal bir kriz bütün ülkelerin kapısında...”
Sendikalar bu savaşın ortağı olurken, patron gazetelerinden “Hiç inandırı değilsiniz. Bu kadarı da ayıp be kardeşim” diyenler oldu. Örneğin Milliyet gazetisinden Güngör Uras, köşesinden şöyle sesleniyordu: “Halkımızın bundan fazla harcama yapması biraz zor. Çünkü harcayabileceği para bu kadar.” Amma ve lakin... Güzel günlerde iyi kârlar açıklayan, büyüyen, gelişen iş adamlarımızın üç günlük krizde pes etmemeleri, ekonomiyi harekete geçirmek için halktan fedakarlık beklemeden önce kendilerinin bir şeyler yapmaya çalışmaları gerekmez mi?
Sırça köşklerinde saltanat sürerlerken, züğürt vatandaşa çağrı yapanlara hakkı teslim edilmesi gereken tepkilerden biri de, kampanyanın en hararetli destekçi gazetesi Referans’ın yazarı Şevket Sürek’ten geldi: “Şov yapan platformdaki başkanların tuzu kuru, platformu oluşturan kurumların bankalardaki birikimleri en azından 5 milyar dolar. Yanlış okumadınız, en azından 5 (beş) milyar dolar… Ve faizlerle her geçen gün semiriyorlar milyar dolarları. Semiren o birikimleriyle hanlar, apartmanlar, arsalar alınıyor, bir kısmını ‘Bu da bizden’ deyip üyelerine iade etmeyi düşünmüyorlar; hükümetten, ‘cep harçlığı ver, harcasınlar’ türünde talepte bulunuyorlar…”
SERMAYE
DELİCE İSTİYOR
Sadece sembolik ögelerle sürdürülen psikolojik bir savaş yok ortada... Patronların diğer bir hedefi de çalışma koşullarını ve yasalarını sermayenin istediği doğrultuda yeniden düzenlemek... Peki sendikacılar ne yapıyor? Sermayenin stratejik ortağı olmayı tercih ediyorlar. Patronlara, “göstermelik de olsa bir iki fedakarlık edip hiç olmazsa ondan sonra talepte bulunun” diyen köşe yazarları kadar dahi olamıyor sendikalar.
İş Kanunu patronlara geniş yetkiler tanıyor. İş Kanunu’na göre kriz dönemlerinde patronlar ödünç işçi verme, kısa çalışma ödeneği, toplu işten çıkarma gibi haklara sahipler. Ödünç işçi uygulaması için “yazılı rızalarını almak ve benzer bir işte çalışmak şartı” var. Ama “rıza” denen şeyin pratikte nasıl bir zorlama olduğunu Gebze’deki fabrikalardan biliyoruz.
‘Krizdeyiz’ deyip kısa çalışma ödeneğine başvuran fabrikaların kayıt dışı üretim yaptıklarının haberleri geliyor. İşten çıkarmalarda uyulması gereken bazı kurallar var, hatta aksine hareket edenlere de uygulanan ciddi cezalar var. Ama pratikte patronunun, sudan sebepleri gerekçe göstererek işçiyi işten atmasının önü açık.
Sermaye bu haklarla yetinmeyip şimdi daha fazlasını istiyor. Örneğin geçici işler için işverenlerin işçi kiralamasının önünü açacak özel istihdam büroları gündemde. Sermayedar, 6 ay 1 yıl gibi sınırlı bir süre için özel istihdam bürolarından işçi isteyebilecek. Böylece patron, ücret, prim, tazminat vb. her türlü yasal zorunluluktan kurtulacak. Tam bir işçi simsarlığı yani...
Sadece geçiciler için değil tümden kıdem tazminatı hedefte... Kıdem tazminatının kaldırılarak yerine ortak havuz anlamına gelen fon kurulması bir kez daha gündemde. Şayet hayata geçerse işçinin kıdem tazminatı alma koşulları zorlaştırılacak. Kıdem tazminatı almaya hak tanıyan 7 hal azaltılacak. Askerlik nedeniyle ya da kadın için evlenme gibi durumlarda tazminatlı ayrılma bitecek. İşçinin kıdem tazminatı hesaplanırken dikkate alınan ücret düşecek. Servis, yemek ücreti gibi ek ödemeler tazminat hesabından çıkarılacak vs...
Yarın öbür gün, şu an ‘mezarda emeklilik’ eleştirisinin hedefi olan yaş sınırının daha da yukarı çekilmesi vb. taleplerle sürer bu iş. Elbette hiçbir kriz durumu yokken, sosyal güvenliği bütçeye yük gösterip yaş yükseltenler, kriz ortamında neler yapmazlar. Hele karşılarında böyle sendikalar olduktan sonra...
KAFASI BASMAYAN
KİM ACABA?
Çok yakın zamanda DİSK Tekstil, gazetelere verdiği “Başbakan’a açık mektup” başlığını taşıyan ilanda, “maliye kapımıza dayanır” korkusuyla sermayenin diyemediklerini kendisinin gündeme getirdiğini söylemişti. Patronlar hükümetten teşvik, ÖTV indirimi, kısa çalışma ödeneği vb. taviz koparıyor... Üretimi kuralsız hale getiriyor... Bununla da yetinmeyip yukarıda sıraladıklarımız gibi daha beterlerini istiyor... Bunları yapan sermayedarların hükümet karşısında sesini yükseltemediğini iddia eden DİSK Tekstil ne yapıyor; ‘üretime sahip çıkmak’ adına patronu sahipleniyor.
Bu sefer de ‘Kriz varsa çare de var’ kampanyasıyla birlikte DİSK’in dışındaki işçi sendikaları patrona güç veriyor.
Gerekçe ve mantık aynı: İstihdama sahip çıkmak. Tek fark, DİSK ‘üretimde patronun enerji ve vergi yükünü azaltın’ derken diğerleri de tüketim üzerinden, ‘tüketilen her kuruş istihdama katkı sağlar’ iddiasıyla sermaye savunuculuğu yapıyor.
Hak-İş’e göre sermaye savunuculuğuna itiraz edenlerin kafaları basmıyor. Öyleyse bir durup bakalım. Kafaları çalıştırıp sermaye krizden nasıl çıkmak istiyor ve söz konusu çıkışın emekçilere faturası ne olacak onu anlamaya çalışalım. 2001 krizinden beri girmiş olduğumuz yola bakarak ders çıkaralım.
Burada sözü Profesör Doktor Fuat Ercan’ın analizine bırakalım: “Özellikle 2001 krizi sonrası Türkiye’de gerçekleşen değişimler, sermaye birikimi açısından ve sermayedarlar açısından oldukça başarılı olmuştur. Sınıfsal bir tercih olan değerli TL ile yüksek faiz oranları, Türkiye’de üretim ve dolaşım alanında önemli değişimlere yol açmıştır. Bu tercihle birliklte nitelikli ara ve sanayi girdi malları ucuz döviz kuru ile ithal edilirken, yüksek faiz oranları ile de bu ithalatı sağlayacak sermaye (yabancı sermaye) sağlanıyordu. Bu mekanizmanın diğer belirleyenleri, büyümede gözlemlenen artış ile ihracatın artması ve aynı zamanda işsizlik ile küçük ve orta boy işletmelerin önemli ölçüde zarar görmesi ile eş zamanlı gerçekleşmeye başlamıştır. Yani görece artı-değer üretme koşullarının derinleşip yaygınlaştığı bir aşamanın tüm bileşenlerini bir arada gözlemler olmuştuk. Aynı şekilde bu tarz bir işleyişin açığa çıkardığı zayıflıklar ise ödemeler dengesinde artan cari açıklar ve işsizlik olmuştur. Bu iki olumsuz eğilim, ABD’de başlayan ve bize etki edeceği düşünülen krizden daha önce bu topraklarda hep konuşuluyordu. Politik olarak ise içsel ikame sistemi lafları orta yerde dolaşırken ve bu yapı-içi dönüşümün egemen sınıflar arasında önemli açmazlara yol açtığı bir dönemde Türkiye, dünya ölçeğinde yaşanan krizle karşılaştı. Bu karşılaşma, 2001 krizinden önemli ölçüde farklılık arz ediyor, çünkü 2001 krizi daha çok kısa süreli sermaye biçiminin egemen olduğu ve bu yüzden bankadaki/borsadaki sermayelerin ülke dışına çıkması ile daha çok dolaşım alanında etkili oldu. Ama kriz şimdi daha çok üretim alanını etkiliyor. Bu etkiyi işsizlik ve firmaların döviz biçiminde borçlanması biçiminde yaşıyoruz.”
Yani dış borç büyüdü. Yüksek faizle sıcak para baş tacı edildi. Yoksuldan zengine, devletten özel sektöre, yurtiçinden yurtdışına kaynak aktarıldı. Yoksulluk iyice artarken, bugün çok söz söylenen bankalar kredi kartları aracılığıyla tüketimi pompaladı. Sonuç: İşsizlik.
Büyürken bile artan işsizlik, krizle birlikte tarihi rekorlar kırdı. Resmi rakamlara göre bile 4 milyona yaklaştı. İş aramayan ama iş bulsa derhal çalışmaya hazır olanları da ekleyince, işsiz sayısı 6 milyon kişiye tırmandı. Yani gerçek işsizlik oranı yüzde 21.2’ye ulaştı. 100 kişiden 21’i işsiz. Verimsiz denerek köylerde üretimden koparılan çiftçiye ekonomik büyümenin lokomotifliğini devletten devralmış özel sektör iş yaratamıyor. İş gücü artış hızı, nüfus artış hızını geçti. Birike birike büyüdüğü için her yıl iş isteyenlerin sayısı, nüfus artışını geride bıraktı.
Sermayenin büyüme rekorları kurarken yapmadığını şimdi mi yapmasını bekliyoruz? Komik olmayın! Türkiye’de yaşanan en önemli kriz, sermayenin kriz ortamını fırsat bilerek uzun erimli yapısal düzenlemeler ile doğrudan teşvikler istemesi. Ucuz, kuralsız ve çok çalışılsın. Kârlar biraz azalınca da işten çıkarmak kolay olsun, kıdem tazminatı vb. maliyeti olmasın... Sermaye kendi geleceğini buradan kurmak istiyor. O cepheden mantıklı. Ama işçi cephesi için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Bile bile bu kuyuya düşmek, en hafif deyimiyle aptallık değil midir?
(EKONOMİ SERVİSİ)
Bülent Falakaoğlu
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.