BİR KİRLİ SAVAŞ YÖNTEMİ:GÖZALTINDA KAYBETME 2

BİR KİRLİ SAVAŞ YÖNTEMİ:GÖZALTINDA KAYBETME 2

Polis eşine ‘konuş ki kaybolmasın’ dedi


Kişi, kaçırıldıktan sonra ailesi onu aramaya başlar. Karakollara, savcılıklara başvurur, dönemin DGM’sine, Gayrettepe Siyasi Şubesi’ne sorar. Hemen hemen hepsi “Bizde yok, biz almadık” yanıtını alır, ya da “Biz de arıyoruz, bulursanız bize de haber verin” cümlesini duyar. Çoğunlukla kişi kaçırılırken gören de yoktur.
Ama Fehmi Tosun’un kaçırılma öyküsü, diğerlerinden farklı. Çünkü Fehmi Tosun, tüm mahallenin gözü önünde kaçırıldı. Daha sonra Gayrettepe’ye çağrılan Hanım Tosun’a, “Hiç konuşmuyorsun, yazıktır adam kaybolmasın” denildi.
‘ANNE BUNLAR DEĞİŞİK İNSANLAR’
Tosun ailesi, Lice’den Diyarbakır’a, oradan da İstanbul’a göçmüştü. Avcılar’da oturuyorlardı. 19 Ekim 1995 günüydü. Hanım Tosun sofrayı kurarken zil 2-3 kez üst üste çaldı. Kapıyı açan Hanım Tosun, kızına üst üste zile bastığı için kızdı. Kızından, “Anne biri babamın kollarını tutmuş, bahçeye götürdüler” cevabını alan Hanım Tosun, bahçeye hiçbir zaman oradan girmeyen eşinin neden o gün oradan girdiğini düşündü. O sırada kızı, “Anne bunlar değişik insanlar, bir araba da kapıda duruyor” dedi. Hanım Tosun, cama koştu: “Beyaz bir araba kapının önünde duruyordu, uzun boylu, uzun saçlı bir genç, araba bozulmuş gibi kaportayı kaldırmış, onunla uğraşıyordu. ”
‘İMDAT’ DİYE BAĞIRDI
O sırada evin arkasındaki liseden öğrenciler dağılıyordu, sokak kalabalıktı. Hanım Tosun camdan bahçeye bakmaya çekindi, “Belki arkadaşlarıdır” diye düşündü. Hanım Tosun, gerisini şöyle anlattı: “Başta pencereden baksaydım görürdüm, anlardım. Ama kızım ‘Sanki telsiz vardı birinin elinde, iç cebine koydu’ deyince anladım. Ön tarafa koştum. İri yapılı, uzun boylu bir adam Fehmi’nin kollarını tuttuğu zaman, sanki içimden bir şey koptu. Fehmi de yukarı baktı ‘imdat’ diye bağırdı. O zaman sanki kıyamet kopmuş bizim için.”
‘PEŞİNDEN KOŞTUM’
Aşağı koşan Hanım Tosun, tam kapıdan çıkarken araba hızla hareket etti: “Fehmi’nin ayakları yerden sürükleniyordu. Büyük oğlan benden önce koştu, ben çıktığım zaman oğlum yere düşmüştü. Sivillerden birinde silah vardı, oğlum babasının ceketini tutunca, eline vurmuş, ‘Sen de gelmek istiyor musun, seni de götürelim’ demiş. Arabanın kapıları açıktı, hızla hareket etti. Arkasından 200 metre falan koştum. İleride dört yol var, yukarı mı aşağı mı çıktı bilmiyorum, gitti.”
Bütün mahalle evin önünde toplanmıştı, resmi polis gelmişti. Aracın plakasını ise bir genç almıştı. Polisler, ifade almak için Hanım Tosun’u karakola götürdüler. Burada da 4 sivil polis, onu bir odada sorguladı. “Beyaz işi mi yapıyordu, başka kadınlarla mı ilişkisi vardı, düşmanınız mı vardı, siyasi miydi?” gibi sorular soruldu. Hanım Tosun, eşinin siyasi görüşüyle ilgili hiçbir bilgi vermedi, ama sivil polisler onunla ilgili her şeyi biliyorlardı. Neden cezaevine girdiğini sordular ve “Dilekçen Ankara’ya gider yarın, eve git” dediler.
‘YAZIKTIR, KAYBOLMASIN’
Eşinin en yakın arkadaşı ve siyasi görüşünü paylaştığı Hüseyin de eve gelmemişti, iyice tedirgin oldu Hanım Tosun. Ertesi gün DGM’ye ve İHD’ye başvurdu, eve geldiğinde ise her yer darmadağındı, Gayrettepe’den polisler gelmiş ve sadece Fehmi’yle Hüseyin’in fotoğrafı ile Hüseyin’e çok benzeyen akrabasının fotoğrafını almıştı. Bir de not vardı, mutlaka Gayrettepe’ye gitmesi gerektiğini söyleyen. Hemen gitti Hanım Tosun, nottaki isimle görüştü. Polis ona şöyle dedi: “Sen çok korkuyorsun, hiçbir şey söylemek istemiyorsun. Yazıktır, adam kaybolmasın” Aklına tutuklanma dışında hiçbir şey gelmeyen Hanım Tosun, eşinin alınmasının ikinci gününde ‘kaybolma’nın soğukluğuyla tanıştı.
Köyden beri her zaman böyle olaylar için hazırlıklı olan Hanım Tosun, 14 yıldır kendini suçluyor. “Hala onun için vicdan azabı çekiyorum. Bir sürü demir, sandalye vardı balkonda, yukarıdan niye bir sandalye atmadım o arabanın üstüne, keşke o zaman onu yapsaydım. Köyde de her zaman pencerede taşlar, demirler, sanki lazım olacak gibi sürekli dururdu. Keşke o gün onu yapsaydım, hepimizi tarasaydı öldürseydi, ben razıydım, ama onu alıp götürmeseydi” diye duyduğu suçluluğu anlatıyor.
YARIN: ‘Orada olduğunu biliyorduk, ama kabul etmediler’

KOLLEKTİF BİR HAREKETİN VARLIĞI ÖNEMLİ

Gelişim psikolojisi uzmanı Doç. Dr. Serdar Değirmencioğlu, bir çocuğun babasının veya annesinin kaybedilmesinin, çocuğu hayatı boyunca damgalayacak ve derinden sarsacak bir olay olduğuna dikkat çekiyor. Bu durumda çocuğun yaşının belirleyici olduğunu vurgulayan Değirmencioğlu, “Biraz daha büyükseniz, 13 yaşındaysanız ne olduğunu daha iyi anlarsınız ve tepki verirsiniz. Örneğin kızdığınız insanlar olur. Ama eğer 3 yaşındaki bir çocuğun gözünün önünde olursa, bunun geri dönülemez bir şey olduğunu anlayamaz. Bu nedenle sürekli geri isteyecektir. 4 yaşındaki çocuğun sürekli geri gelmesini istiyor olması, o çocukların annesi açısından çok zor bir şeydir” diye anlatıyor.
Değirmencioğlu, kayıp olgusunun ölümden farklı olduğunu, bir belirsizlik içerdiğini ifade ediyor. “O belirsizlik hem içinde küçük bir umut parçası taşıyor ve karşı karşıya kalan insanların çok sarsılmasına neden oluyor. Her gün uyandığınızda, kapıdan yitirdiğiniz kişinin geri gelmesi söz konusu. Bir haber geliyor, bir kişi bulundu diye. Siz diyorsunuz ki, acaba benim kaybım mı? Kayıp bir yas başlangıcı, ama yas bir türlü sonlanmıyor” diyen Değirmencioğlu, ölümün bu durumdan daha kolay olacağını dile getiriyor.
MEZAR YENİDEN KURMAK İÇİN ÖNEMLİ
Yas döneminin yaşanmaması durumunda içinde ‘patlamaya hazır bir balon’ oluştuğuna vurgu yapan Değirmencioğlu, geride kalanların yaşananları çocuklara çok iyi anlatması gerektiğini söylüyor. Değirmencioğlu, 12 Eylül’de kaybedilenlerin çocuklarının, cuntanın etkisiyle özellikle büyük kentlerde yalnız kaldığını belirtiyor. “Bu tip durumlarda kolektif bir hareketin varlığı, örneğin Cumartesi Anneleri’nin sürekli ortada olması çok önemli” diyen Değirmencioğlu, çocukların benzer ortamlarda hayata tutunduğunu anlatıyor. Değirmencioğlu, ayrıca kayıbın mezarı olmasının, hayatı yeniden kurma açısından çok önemli olduğuna dikkat çekiyor.

‘BELKİ BULACAĞIM’

İlk yıl bir haber almanın umuduyla geçti, ikinci yıl ise umudu tamamen kayboldu Hanım Tosun’un. Sadece bir mezar bulmak için, onu kaybedenlerin cezasını çekmesi için mücadele etti, çektiği acıyı kimse çekmesin, yaşadıklarını kimse yaşamasın diye. 5 çocuğunun hayatı ise altüst olmuştu. Olaydan en çok, büyük kızıyla ortanca oğlu etkilendi. Büyük kızı Besna, babaannesinin adını taşıyordu. Gözleri, düğününde hep babasını aradı, abisinin düğününde de bir yanı hep eksikti.
Ortanca oğlu Bahoz ise babası cezaevine girdiğinde 4 yaşındaydı. O günden beri hep babasının arkasından ağlıyordu. Çocuklarını gözyaşlarıyla anlatan Hanım Tosun, eşinin sevdiği, ona özel olan yemekleri, çocuklarına bir daha hiç yapmadı, bu yemekleri yavaş yavaş unutuyor.
Hanım Tosun, son 14 yılını, bir yandan 5 çocuğunu büyütmenin, bir yandan da eşini bulma mücadelesinin verdiği güçle anlatıyor: “Eşimin kaçırıldığı sokaktan geçerken sanki kendimden geçiyorum. Binaya bakıyorum, aşağıya bakıyorum, geçip gidiyorum. Unutmak mümkün değil. Kendi kendime diyorum, taştan daha güçlüyüm. Herhalde sabır taşı olsa çatlar gider.”
BİRİ‘BABA’ DEDİĞİNDE...
“Bahoz’un 13 yaşına kadar gelişmesi durdu. Yanında biri baba dediği zaman derin bir iç çekiyordu, yanına biri geldiği zaman başka yere yönlendiriyordum. Birisi bir şeyi ‘Babam aldı’ dediği zaman, o akşam ağlıyordu. Bayramda elbise alıyordum, ‘Sen bilmiyorsun, babam alsın isterdim’ diyordu. Bir gün küçük oğlum, küçük bir kıza tokat attı. Ben de ‘oğlum o küçük, babası da yok’ dedim. Bana bir bağırdı: Ben babasız büyüdüm, kimse bana bir gün demedi Mazlum senin baban yok, sana şunu yapacağız diye. Ama başkasına gelince sen bile diyorsun bu kızın babası yoktur diye.”
BİR BAYRAM GÜNÜ MEZAR BAŞINDA...
Hanım Tosun, bir gün eşinin mezarını bulacağına inanıyor. Bir bayram gününde çocuklarını ve torunlarını yanına alarak mezarına çiçek bırakmayı hayal ediyor. Birkaç yıl önce bir bayram gününde Hanım Tosun, 2 çocuğunu da yanına alarak Avcılar Mezarlığı’na gitti. Bir demet çiçek aldı ve ‘ölüm üçgeninde’ faili meçhul cinayetlere kurban giden Kürt iş adamları Savaş Buldan, Adnan Yıldırım ve Hacı Karay’ın mezarları başında aldı soluğu. Çocuklarına, “Bunlar da sizin babanız gibi kaçırıldı, İstanbul’dan alınıp Bolu’da atıldı. Onlar da babanız gibi, ama biraz daha şanslı. Onların mezar taşları var, eşleri, kardeşleri gelip çiçek bırakıyorlar. Ama maalesef bizim çiçek bırakacak mezarımız yok” dedi. Hanım Tosun, eşi kaybedildikten sonra, eşinin kardeşinin Diyarbakır’daki mezarını ziyaret etti.
Küçük oğlu Mazlum, mezar taşında amcalarının isimlerini gördü. “Anne; Bahoz Tosun, Erol Tosun yazıyor. Bu amcamın, peki babamın mezarı nerede” diye sordu. Birden ortadan kayboldu, mezarlığın üst taraflarına doğru gitti, annesi çağırdığında ise “Anne ben aradım, isimlere baktım, belki babamın da mezarı buralardadır” dedi. “Belki bulacağım” diye diye, mezarlıktan bir türlü çıkmak istemedi.
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.