ÖZGÜRLÜKLER

ÖZGÜRLÜKLER

  • Türk Ceza Kanunu 1926, Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu da 1929 tarihliydi. Neredeyse 80 yıl uygulandıktan sonra, her iki yasa da 2004 yılında değiştirildi.


    Türk Ceza Kanunu 1926, Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu da 1929 tarihliydi. Neredeyse 80 yıl uygulandıktan sonra, her iki yasa da 2004 yılında değiştirildi.
    Yeni Ceza Kanunu’nun 1. maddesinde kanunun amacının ne olduğu açıkça yazılmıştı. Şöyle deniyor maddede: “Ceza kanununun amacı; kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir. Kanunda, bu amacın gerçekleştirilmesi için ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar, ceza ve güvenlik tedbirlerinin türleri düzenlenmiştir.”
    Maddenin gerekçesinde, “Ceza kanunları bireyin hak ve özgürlüklerine derin biçimde müdahale eden yaptırımları içermektedir. Bu nedenledir ki bir ülkedeki ceza kanununa hakim felsefe, değer ve ilkeler, o ülkedeki siyasi rejimin niteliğini gösterir.” denmektedir. Doğru bir değerlendirme.
    Uzatmayalım, bu iki yasa değişikliği sırasında siyasi iktidar dedi ki, ‘daha özgürlükçü, adil yargılanma hakkına daha saygılı yasalar hazırladık. Öyle her yasaya aykırı davranış için hapis cezası öngörmüyoruz. Yargılama hukuku açısından da öyle her suç işlediği iddia edilen kişiler hakkında kolayca tutuklama kararları verilemeyecek!’ Fakat, hiç de öyle olmadı.
    Yasaların kabul edildiği tarihlerde cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü olarak bulunanların sayısı 50-55 bindi. 2005 yılından bu yana ne oldu biliyor musunuz? Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü olarak bulunanların sayısı 110 bini geçti. Yüzde yüz bir artış gerçekleşti. Yargı pratiği böyle bir sonuç doğurdu.
    Hürriyet’ten Fatih Çekirge Sayın Adalet Bakanı’na sormuş; Bakan da yanıt vermiş. 1 Haziran tarihli Hürriyet’te yazıyor: Cezaevlerinde, mahpusların yüzde 60’ı tutuklu!
    Yani hem evrensel hukuk hem de anayasa hükümlerine göre masum sayılan kişiler, tutuklu olarak cezaevlerinde bulunuyorlar. Demek ki özgürlükçü yasalar hazırlamak yetmiyor. Uygulamaya bakmak lazım. Yargı insan haklarını koruma, özgürlük idesine sahip çıkma, adil olma ile kendisini yükümlü görmezse; o ülkede hukukun ilerlemesi, insan haklarının korunması ve gelişmesi mümkün değildir. Mesele cezaevlerinin kapasitesi meselesi, değildir. 110 bini aşkın kişinin elbette insan onuruna uygun koşullarda tutulması gerekir. Ama temel soru, ‘o insanlar neden içeridedir?’ sorusudur.
    Neden?
    Bu sorunun yanıtı da, örneğin ‘hakimlerin iş yoğunluğu’ olamaz.
    Biz meseleye insan merkezli olarak bakarız. Devletlere düşen kendi kusurları ve eksikliklerinin ceremesini insanlara çektirmek değildir. Yargının durumuna bir de şu veriler ışığında bakın: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1987’den 2009’a kadar Türkiye hakkındaki 1939 başvuruyu sonuçlandırmış. 1679 başvuru hakkında insan hakları ihlali var demiş. 204 başvuru dostane çözümle sonuçlanmış. Sadece 37 başvuruda, insan hakları ihlali yok demiş. Tercümesi, AİHM diyor ki, ‘Dağıttığınız adalet adalet değildir. Adil değilsiniz.’
    Devlete söylüyor bunu. Düşündürücü…
    Tayad’lılar geçen hafta Ankara’daydılar. Adalet Bakanlığı’nın 45/1 sayılı genelgesi, tutuklu ve hükümlülerin sohbet hakkını düzenliyor. Ama uygulanmıyor. ‘Uygulanmayacak!’ denmiş. Sizce devlet merkezli bakış açısına sahip yargı yoluyla çözülebilir mi bu sorun? Hangi hukuk devletinde olabilir böyle bir şey? Hani tüm devlet organları hukuka bağlı ve hukukla bağlı olacaktı? Aykırı eylem ve işlemler de hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda yargısal denetim yoluyla kaldırılacaktı? Aslında bu tür haklar ve özgürlükler genelge ve benzeri türden zayıf temelli normatif düzenlemelerle değil doğrudan kanunlarla düzenlenmesi gerekir. Çok merak ediyorum: Mahpuslar ve mahpus yakınlarına ne mesaj verilmek isteniyor acaba? Geçen haftanın olayı, biliyorsunuz KESK’e yönelik baskı/baskınlardı. Jandarma herhangi bir karakolu yoluyla sivil hayata, hem de başkentin merkezinde müdahale edebiliyor. Jandarma yani askeriye yapabiliyor bunu. Sivil yargı aracılığı ile hem de. Beş yıl önce Eğitim Sen’in Tüzüğü’ne askeriye müdahale etmişti, değil mi? Ne alaka demiştik? Değişen bir şey yok. Baskılar hem örgütsel düzeyde hem de kişiler düzeyinde sürüyor. Muhalifler, insan hakları ve barış savunucuları, çok rahat gözaltına alınabiliyor; suçlanıp tutuklanabiliyor. Devletin eli ve kulağı hukuk- mukuk dinlemiyor. Cezalar daha soruşturma aşamasında veriliyor ve infazlar yapılıyor. Yüzde 60 oranı yüzde 70’lere yükseliyor.
    Mapushaneler masumlarla dolduruluyor…
    HÜSNÜ ÖNDÜL
    www.evrensel.net