Gençlerin aşık olmaktan ödü kopuyor

Gençlerin aşık olmaktan ödü kopuyor

ani nasıl vahşi sinema, dizi piyasası biliyorsunuz. Delice bir rekabet, reyting kavgası, dizilerin tuttu tutmadı davası… Hiç beklemeyeceğiniz adam bir bakıyorsunuz saçma sapan bir yerde oynuyor. Zaman kötü biliyorsunuz, ne yapalım ekmek parası diyorsunuz ama sıkılıyor canınız azcık.


ani nasıl vahşi sinema, dizi piyasası biliyorsunuz. Delice bir rekabet, reyting kavgası, dizilerin tuttu tutmadı davası… Hiç beklemeyeceğiniz adam bir bakıyorsunuz saçma sapan bir yerde oynuyor. Zaman kötü biliyorsunuz, ne yapalım ekmek parası diyorsunuz ama sıkılıyor canınız azcık.
Ayda Aksel tek kanalın ilk renkli dizisinin ünlüsü olmuş henüz okuldayken. Herkes onu izliyor, zaten başka çare de yok. Talih kuşu konmuş yani, ardından bir sürü teklif. O ne yapmış? Tiyatroya geri dönmüş. Bir nevi kahraman yani... Sakın ola kibirli sanmayınız. Zira sanatı hayatının merkezi almayacak kadar çok önemseyen birinden bahsediyoruz, her şeyi yerli yerinde bir oyuncudan. Şimdilerde ne yapıyor diyecek olursanız; güzel yemekler pişiriyor, envai çeşit ekmek yapıyor. O içine sineceği projeler arıyor, biz de onu tekrar izleyeceğimiz günleri iple çekiyoruz. Ekmek demişken, dumanı üzerinde bir röportaj için buyursunlar…

Yeşilçam efsanesinin tavan yaptığı, dönemin dergilerinin artist yarışmalarına kızların akın akın girdiği bir dönemde doğup büyümüş, ardından da tek kanalın ilk renkli dizisiyle ünlü olup, televizyon ününü elinin tersiyle iterek tiyatroya yönelmişsiniz. O dönemde böyle bir şey yapabilmenin sebebi nedir?
Sanatın ne olduğunu, nasıl yaşandığını bilerek ve çok yönünü görerek büyüdüm ben. Sanat bana; çok özel olarak ve kaliteyle, hayatın her zerresinde keyif alınarak yapılması gereken, entelekt içeren bir dal olarak tanıtıldı ailem tarafından.
Sanatçı olma yolundayken Üç İstanbul’da oynadım, o zaman hiçbir şeyin farkında değildim. Gani Müjde konservatuara gelmiş kantinde otururken “bitirme ödevime yardım edecek kimse var mı?” dedi, kalktık gittik. Hayatımda kamerayı ilk defa o zaman gördüm, oradan da Feyzi Tuna (Yönetmen) görüyor ve Üç İstanbul’u çekiyoruz. Hiçbir şeyin farkında değilim, set nedir ne değildir. Bitirdiğimde, “İçinde sanat da var bir miktar, ama bu değildi, böyle olmaması lazım, bu kadarla yetinilmemeli” gibi düşüncelerim vardı. Popüler olmanın çok rahatsız edici bir şey olduğunu fark ettim. Maymun gibi sokaklarda sizi gösteren insanlar oluyor. Çok gençsiniz, ilk renkli dizi, en uzun dizi, çok pahalı dizi, herkes onu seyrediyor… Mezun olduktan sonra da; “Bu rollerde çok güzel oynadın” diye benzer rol teklifleri gelmeye başladı, onları da reddettim. Tercih edeceğim bir dünya değildi.

Neden reddediyorsunuz? Herkese teklif edilmiyordur, çevrenizdekiler “yapma, etme” demediler mi?
Komşulardan vardı tabii şımardığımı düşünen, “kızım sen oyuncusun” diyen. Oyuncuyum ama her şeyi oynayacağıma söz vermedim. Hâlâ da aynı fikirdeyim. Oyuncuyum, işimi iyi yapmaya çalışıyorum. Tiyatroda bunu başardığımı düşünüyorum. Bazen tersini düşünmek zorunda hissetsem de kendimi, düşünemiyorum; bir şeyler okuyorsanız, değer veriyorsanız, ehvenişerle mutlu olmamalısınız, kırıntılarla mutlu olmamalısınız. Değerleri tanıyorsanız, değersiz şeylerle yaşamınızı sürdürmemelisiniz.

Her şeyi oynayacağıma söz vermedim dediniz, “Oyuncu her şeyi oynar” şeklinde bir slogan vardır, öyle değil midir?
Oyuncu kendi yelpazesi ölçüsünde oynar, herkes her rolü oynayamaz, ne kadar iyi olursanız olun. İyi oyuncular yelpazesi daha geniş oyunculardır ve o yelpaze içinde kalan rolleri sağlam oynayan oyunculardır; uçları denerler, deneme kabiliyetleri vardır.

Her rolü oynarım diyen...
Yalan söylüyordur; bir tipi var herkesin, yaşı var, vücudu var, sesi, tarzı vardır; en azından önce onlarla zorlar. “Ne iş olsa yaparım, ben oyuncuyum” diyenler var, ben onlardan değilim. “Aaa bir rol daha geldi, bir de film geldi, bir de dizi var, televizyon filmi var, bir de dediler ki program yap” yapamam.

Üç İstanbul yayınlanırken herkesin parmakla göstermesinden rahatsız olmuşsunuz. Bir oyuncu bundan neden rahatsız olsun ki?
Hiç hoş değil inanın bana. Eğer sizi iyi oynadığınız bir rolde benimseyerek, kendiyle özdeşleştirerek izlediyse, eğer size yakınlık duyuyorsa, size yaklaşımı farklı oluyor. O zaman sizi parmakla göstermiyor, yanınıza gelip konuşuyor ve sizinle paylaşıyor, ondan büyük keyif yok. Mesela Hatırla Sevgili’yi oynadıktan sonra da çok yaşadım. O farklı, zevk veren bir şey, yaptığınız şeyin bir yere vardığını görüyorsunuz, bu her rolde olmuyor ama.

‘BİR GÜNLÜĞÜNE HERKES HERŞEYİ YAPABİLİR’
Şimdi zaman Üç İstanbul zamanı da değil…
Artık bu işin o kadar suyu çıktı ki; köşkün bahçesinde soyunan kadın ertesi gün dizi teklifi alıyor.
Ünlü yapmaya gerek yok işte hazır olmuş, ondan para kazanmak garanti...
Tabii o başka bir dünya. “Burada sanat olmalı” falan yok. Bilmem kaç saatte çıkarılması gereken bir iş var. O kadar hızlı ki; hemen üretiliyor ve tüketiliyor. Ertesi gün yok. O öyle bir dünya. Onu öylece kabul etmek, iyi ya da kötü diye değerlendirmemek gerekiyor. Yaptığınız işin bütününde bir şey aktarıyorsanız, biraz temiz iş yaptıysanız, karşınızdakine samimi olarak bir şey sunabildiyseniz... Yaşayacağınız bu.

“Bir dizi oynamakla oyuncu olunmaz”, “Oyunculuk herkesin yapabildiği bir iş haline geldi” falan demişsiniz. Fena mı herkesin oyuncu olması?
Herkes her şeyi yapabilir, buna inanıyorum ama bir günlük. Siz de çıkıp oynarsınız, bundan doğal bir şey yok, neden yapamayasınız? Oscar da alırsınız. Ama sizi oyuncu sanırlar. Bir role uymuşsunuzdur, kendinizi geliştirmeden aynı şeyi yapıyorsunuzdur. Ötesini deneme fırsatınız yok ki. O fırsat ancak eğitimle olur. Bu eğitimi alaylı olanlar çok uzun zamanda yanında çalıştıkları ustalardan alırlar, okuldan alırsanız bu zamanı kısaltırsınız sadece. Eğitimsiz hiçbir şey olmayacağına inanıyorum ama eğitimle de her şey olmuyor. Elindeki röntgeni okumaktan aciz doktor dolu ortalık.

Tunç Başaran’ın Kaçıklık Diploması izlemesi hayli güç bir filmdi. İyi bir oyunculuk kötü bir filmi iyi bir film yapmaya yetmiyor belki ama; etkileyici oyunculuğunuzla, sadece sizin varlığınızla hatırlanan ilginç bir filmdi. Nasıl hazırlanmıştınız bir manik depresifi oynamaya?
Eşek gibi çalışarak… Bir ay onunlaydım. Önce hastalığı tanımak için kitaplar okudum, psikologlardan bilgi aldım. Sonra çalıştığımız hastanede hastalarla tanıştım, onlarla yaşadım. Artık uzaktan birine bakıp hasta mı, değil mi, ilaç altında mı değil mi, hastalığın hangi döneminde, ayırt eder hale geldim. Manik depresif bir arkadaşım “Bilmiyordum senin de bizden olduğunu” demişti.

‘OTO SANSÜR ÇOK KÖTܒ
Pek çok dönem hikayesinde rol aldınız, dönem hikayelerinin resmi tarihin dışına çıkma imkanı yaratabileceğine inanıyor musunuz? Hatırla Sevgili’yi kastediyorum daha çok...
Elimizden geldiği kadar yapmaya çalıştık, hatta bir iki bölümde “bu kesilebilir, tekrar çekmek zorunda kalabiliriz” gibi korkular da yaşadık. Korktuğumuz olmadı. Aslında hiçbir şey yoktu ama oto sansür işte, o kadar kötü bir şey ki…

Hatırla Sevgili gibi dizilerin toplumsal belleğimiz açısından nasıl bir anlamları var sizce?
Hatırla Sevgili, ondan önce Çemberimde Gül Oya… Çok önemli olduklarını düşünüyorum. Hatırla Sevgili başladığı zaman daha çok politikayla ilgilendiklerini düşündüklerimiz “Bu aşk hikayesi, beni hiç ilgilendirmiyor” dedi. Aşk hikayesi izlemeye oturmuş izleyici de “Amaan siyaset mi izleyeceğiz şimdi” dedi. Sonra ‘60’lar, Menderes, asılma derken “Aaa dur bak, bilmem kimin kocasının da başına gelmişti” diye ilgi çekmeye başladı. Ondan sonra da “Yahu gerçekten böyle miydi?” diyenler oldu. Onların çocukları internette tıkladılar o sayfaları, araştırmaya başladılar. Dönemi yaşamış olanlar çocuklarına anlattılar, anlatma ihtiyacı hissettiler.

Daha önce anlatmadıkları şeyleri…
Evet, “Biliyor musunuz annem geçen gün söyledi, onların da böyle böyle olmuş” demeye başladı gençler. Darağacında Üç Fidan okunmaya başlandı. İnsanlar “bunlar neden asılmış” sorusunu sormaya başladı. Bunu, diyelim toplumun 1000’de 7’si sormaya başlasa çok önemli.
‘MANTIK AŞKIN YÜZDE 70’İ OLUR MU?’
“Nerde bizim zamanımızdaki gençler, şimdikilerin umurlarında değil dünya” tipi veryansınlar vardır ya… Gençlere bir şey doğru biçimde sunulduğunda umursuyorlar diyebilir miyiz?
Tabii, ama çok çabuk unutuyorlar, çünkü 80 sonrası gençliği çok çabuk tüketmeye alışık. Bilgiyi de öyle tüketiyor, bilgi iz bırakmıyor, hayatlarına yansımıyor.
Birbirlerine hep bir cam arkasından bakıyorlar, yerine varmıyor. İlişkileri de öyle, çok çabuk tüketiyorlar, çok mesafeliler birbirlerine. Aşklarını da öyle yaşıyorlar; mantık aşkın yüzde 70’i olur mu ya?

Sırılsıklam aşık olma yok yani, tedirginlik mi var daha çok?
Aşktan ödleri patlıyor, tutkudan ödleri patlıyor. Bir kaybetme duygusu var sürekli. “Eğer aşık olursam kaybederim”; belki çabuk tüketme, ellerinden gidiverme düşüncesi akıllarının bir köşesinde kalıyor sürekli. Hep başlıklar yaşıyorlar, altı, yazısı yok. “Acı çektim giderim içerim”, peki başka ne yaparsın? Başka bir seçenek yok, denemiyorlar. Gençlerin çok küçük bir kısmı farkında olarak yaşıyor.
Aşık olduklarını hissettikleri anda “ona değer veriyorum” diyor. Değer vermek ne demek! Sen zaten değer vermek zorundasın. Bir kızla yatmak istiyorsan bu değer verdiğin anlamına gelmiyor. Aslanlar gibi yatmak istiyorsun, ne değeri? Sen zaten herkese değer vereceksin.

‘ÖPÜŞÜRÜM DİYENLER ÖPÜŞEMİYOR’
Bazı eski tartışmalar vardır artık miadı dolmuştur, kapanmıştır. Bir kanaata varılmıştır ve tersini düşünenlerin saçmaladıklarına inanılır topluca. Bunlardan birisi de “sanat için soyunma” meselesi…
Hayır kapanmadı, soyunmam, sinemada soyunmam. Tiyatroda soyundum, seviştim, öpüştüm. Bugüne kadar yapılmış en cesur sevişme sahnesinde ben oynadım; Cadılar Macbeth’inde. O kadar etkileyici bir çalışmadır ki kimse sevişme sahnesinden özel olarak söz etmedi. Oradaki orgazm sahnesini bugüne kadar hiçbir yerde izlemedim. Ben Levent Öktem’le bunu oynadım ve üzerimde hemen hemen hiçbir şey yoktu. Kimsenin ruhu duymadı, kimse böyle yazmadı, sadece tebrik edildim. Eserin içinde ne kadar yer alacağı, ne kadar olması gerektiği bana aitti. Ama sinemada asla soyunmam. Sinemada ne yaptığını bilen bir yönetmenin getirdiği bir sevişme sahnesi ile karşılaşmadım.
Öyle bir sahneye baktığım zaman, kim oynarsa oynasın rahatsız oluyorum; çünkü ışığı kötü, çünkü yersiz, çünkü kurgusu yanlış… Ama başka yerde bakıyorsunuz; giyinik de olsa çıplak da olsa fark etmiyor çünkü gerekli. Varda’nın bir filmini izliyorsunuz bir kadın çırılçıplak düşüyor, orada gördüğünüz bir kabus; “Ayy gördün mü kadının kıçını, selülit var galiba” demiyor kimse.
Bütün bu “öpüşürüm, sevişirim” diyenler de öpüşemiyor ayrıca. Öyle öpüşülmez kardeşim, öyle orgazm da olunmaz. Hiç mi olmadın ya! Oynayacaksan aslanlar gibi oyna, öbürü de aslanlar gibi çeksin. Ama bugüne kadar görmedim.
Diyor ki; “Burada sizi çırılçıplak göreceğiz Ayda hanım”, neden, “hoş olur”, yok onu yapmayalım, “peki”. Nasıl peki yaa… Hani lazımdı? f
Devrim Büyükacaroğlu
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.