‘İki dil bir bavul’

‘İki dil bir bavul’

Türk öğretmenin Kürt öğrencileriyle, bütün sınıfların birarada olduğu bir okulda buluşmaları, mizahin trajediyle buluştuğu acı bir hikaye.


TÜRK bir öğretmen, hiçbir çocuğun Türkçe bilmediği bir köye atanırsa neler olur?.. Bölgede pek çok defa tanık olunan bu tip durumlar bir belgesele konu oldu. 16. Altın Koza Film Festivali yarışmacılarından olan “İki Dil Bir Bavul” isimli belgesel film, anadil ve asimilasyonu konu alıyor. Belgesel mi, kurgu mu tartışmaları bir tarafa; Orhan Eskiköy ve Murat Özgür Doğan’ın yönetmenliği paylaştığı film, doğal ve samimi anlatımıyla övgüyü hak ediyor. Belgesel, Urfa’ya bağlı Siverek ilçesinin bir köyünde çekilmiş. Eğitim ve öğretim yılının açılmasından bitimine kadarki dönemi kapsayan belgesel, trajikomik sahneleriyle izleyenlerin tüylerini diken diken edecek nitelikte.
Bölgede öğretmenlik yapan birçok kişinin tanık olduğu ve çoğu zaman mizahi unsurlar da barındırabilen anadil sorunu, “İki Dil Bir Bavul”da çarpıcı bir biçimde karşımıza çıkıyor. Film, ataması Denizli’den Siverek’e çıkan Emre Aydın isimli bir Türk öğretmenin Siverek köy minibüslerine binmesiyle başlıyor. Bagajdaki bavulun berbat köy yollarındaki sarsıntısı, öğretmeni bu toprakların “kötü” hikayelerine adım adım yaklaştırıyor. Tıkış tıkış minibüsteki sakallı, puşili köylüler arasında temiz pak giyimli Emre Öğretmen, hiç bilmediği bir dünyaya adım atıyor.
‘ZİLKİF’İN DİLİYLE YÜZLEŞME
Güneşin kavurduğu bomboş bir yaylaya düştüğünü fark eden öğretmen, sanki taşların yağdığı bir köye gelmenin verdiği şaşkınlığı yaşıyor. Baraka şeklindeki lojmana eşyalarını yerleştirirken, böcek ve karıncaların istilasına uğrayıp kendini telaşla dışarı atıyor. Ancak bu, karşılaşacağı zorlukların küçük bir başlangıcı yalnızca. Geleneksel kıyafetleriyle Kürtçe konuşan insanlar; inekler, eşekler, tavuklar ve üst üste yığılmış tezekler, taş duvarlar dışında hayat yok gibi... “Bunlar kim, neden geldim buraya, nasıl yaşanılır bu taş ülkesinde?” diye düşünmüş olmalı ki, ikide bir telefona sarılıp annesini arıyor.
Derme çatma bir barakayı andıran okulda ilk gün başlıyor. Birinci sınıflardan beşinci sınıflara kadar bütün öğrenciler bir arada. Beşinci sınıfa gelen öğrenciler dahi doğru düzgün Türkçe konuşamazken, herkese aynı sınıfta ders veriyor Emre Öğretmen.
Yoklama ve tanışma zamanı! Öğretmen, üstü başı yırtık olan, yüzleri güneş yanığı Kürt çocuklarının gözlerinin içine acı bir tebessümle bakarak, dördüncü ve beşinci sınıflardan birkaç öğrencinin yoklamasını alıyor. Sıra okula yeni kaydını yapan Zülküf’e gelince öğretmen birkaç kez “Zülküf Kaya” şeklinde seslenerek, Zülküf’ün kim olduğunu tespit etmeye çalışıyor. Sınıfta her kafadan bir ses çıkıyor. Kürtçe konuşmalar peşi sıra geliyor; herkes bir tarafa bakıyor, biri “o” diyor diğeri “bu” diyor. Ama kimse Zülküf’ün kim olduğunu çıkaramıyor. Arka sırada şaşkın bir şekilde duran Zülküf ise olup bitenden habersiz öylece duruyor. Sonunda Kürtçe yapılan iletişimden sonra Zülküf bulunuyor. Hoca “Gel buraya Zülküf” diye çağırınca neye uğradığını şaşıran Zülküf, öğretmenin karşısına çıkıyor. “Adın ne?” Zülküf’ten ses yok. “Adın Zülküf’ mü?” Yine cevap yok. Sonunda kız çocuklarından biri Zülküf’ün hem Türkçe bilmediğini, hem de köyde herkesin kendisini “Zilkif” şeklinde çağırdığını izah etmeye çalışıyor. Öğretmen “Adın Zilkif mi” diye sorunca, Zülküf, karambole “Zilkif” diye bir ses çıkarabiliyor. Zülküf ile başlayan anadil yüzleşmesi, hem öğretmeni hem de çocukları hiç karşılaşmadıkları bir yabancılaşmanın eşiğinde bir araya getiriyor.
KÜRTLERİN ISSIZ ADAM’I: ZÜLKÜF
Bahar geldiği vakit, çocuklarda bir “ilerleme” sağlanıyor. Karne vakti geldiğinde ise artık herkes “Ne mutlum Türküm” diyebilecek noktaya gelmiş oluyor. Bu Kürt çocuklarının Kürt sorunu düğümünde nasıl bir yerde ve nasıl bir ruh haliyle büyüdüklerinin de belgesi oluyor. Sonunda Zülküf de karnesini alıyor ve hiç görmediği matematik bile karneye beş olarak geçiyor.
Özellikle Zülküf’ün yaşadığı dil trajedisi, eminiz ki birçok Kürt çocuğunun başından geçmiştir. Aynı şekilde filmin yönetmenlerinden Özgür Doğan’ın başından da geçmiş.
Issız Adam filmini izleyen gençlerin “Ben bir Issız Adam’ım” demesi gibi, bunu izleyen her Kürt çocuğu da “Ben bir Zülküf’üm” diyebilecektir. Umut ediyoruz ki bu belgesel, çekilen son “Zülküf” filmi olsun...
(Diyarbakır/EVRENSEL)

AYILAR, ARILAR ‘İNEK’ OLUNCA!!!
Kameralara kimi zaman o yöre halkının içinde bulunduğu yaşam koşulları da yansıyor. Sırtında bebekleri olan kız çocuklarının dereye inip su taşımalarını, çamaşır yıkayıp sermelerini, depo gibi evlerde yaşamalarını; açlığı, yokluğu... Elbette filmde küçük küçük sevinçleri de görmek mümkün. Kalem yok, kalemtıraş yok, defter yok; bu ihtiyaçlarını öğretmen karşılıyor.
Çocuklar, “tuvalete gidebilir miyim”i öğrenmek için defalarca hocadan komut alıyor. Komutları yineleyip ezber yapmaları ise asimilasyonun detaylı bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Öyle bir sahneye tanık oluyor ki Emre Öğretmen, ağlamak ve gülmenin ne denli iç içe geçtiğini kavrayabiliyor... Tahtaya koskocaman bir renkli ayı resmi asan öğretmen, bir çocuğu kaldırıp bunun ne olduğunu soruyor. Çocuk sus pus, cevap vermiyor. Arkalardan bir ses yanıt veriyor: İnek... Bunun üzerine herkes “ayı”ya inek demeye başlıyor. Bunu öğrendikten sonra Zülküf tahtaya çıkıyor, öğretmen ayının hemen yanındaki ‘arı’ya işaret ederek ‘Bu ne?’ diyor; Zülküf’ten yine ses çıkmıyor, sınıftan birkaç kişi yine “inek” diye bağırıyor. Zülküf de sesini kısarak “İnek” yanıtını veriyor.
İdealist öğretmen çocuklara Türkçe öğretmekten yine vazgeçmiyor; kış gelince evlere gidiyor, makarna pişiriyor, elektriksiz kalıyor, çevreyi gözlüyor, annesini tekrar tekrar arıyor...
Ali Rıza Kılınç
www.evrensel.net