GÖZLEMEVİ

GÖZLEMEVİ

Geçen hafta da yazdım ya, İtalya gezisinden yeni döndüm. Centro Sperimentale Teatrale’in Napoli’de tiyatroda eleştiri ve günümüz dünya tiyatrosu konularında söyleştikten sonra İtalya’nın bol ödüllü genç (30 yaşını 17 Mayıs’ta tamamlamış) oyuncusu Chiara Baffi ile de tanıştım. Koyu kahverengi saçları ve alenen meydan okuyan gözleri vardı.


Geçen hafta da yazdım ya, İtalya gezisinden yeni döndüm. Centro Sperimentale Teatrale’in Napoli’de tiyatroda eleştiri ve günümüz dünya tiyatrosu konularında söyleştikten sonra İtalya’nın bol ödüllü genç (30 yaşını 17 Mayıs’ta tamamlamış) oyuncusu Chiara Baffi ile de tanıştım. Koyu kahverengi saçları ve alenen meydan okuyan gözleri vardı. Babası da “acımasız” tiyatro eleştirmenlerindenmiş. Tam bir Napoliten karakter. “Güneş, deniz, pizza” diyor, başka bir şey demiyor. Festivalde perde açacak “L’Europénne”’in yazarı, ayrıca yönetmeni de olan David Lescot ve festivali düzenleyen “Campania del Festival Vakfı”nın (bizim İKSV gibi) başkanı Rachele Furfaro ile de beni Clara tanıştırdı. Furfaro, festivalin tam anlamıyla “protagonisti”. O da Napoli’nin tiyatronun başkenti olacağı konusunda iddialı. Bu ayın 28’ine kadar sürecek Napoli Tiyatro Festivali üzerine konuştuk. Napoli Tiyatro Festivali’nin bir anlamda Avrupa’ya sahne kuracağını savladılar. Dediklerini elbette yabana atmadım; baksanıza, Napolililer yirmi dört gün içinde uluslararası 20 yepyeni yapım seyredecekler, değişik 12 dilde tam 250 oyun sahnelenecek. Kolay iş mi?
Amalfi’ye de bir grup tiyatrocuyla birlikte gittik. Tekne yolculuğumuz sırasında “Odysseia”da (Can Yayınları-Bölüm XII; 166 ve sonraki dizeler) anlatılan habis ruhların (Seirenler) oturduğu varsayılan bu adaya yanaşırken, sanki Seirenlerin söyledikleri tatlı şarkıları duydum, duyumsadım. Hani Seirenler bu şarkılarla gemicileri büyüleyip yanlarına çağırır, sonra da gemilerini parçalarlarmış ya… İşte o hikaye. Gizemlerine kapılmamak olanaksızmış. Odysseus, arkadaşlarının kulaklarını balmumu ile tıkamış, kendini de gemi direğine sımsıkı bağlatmış. Seirenlerin felaket getirici çağrılarına kapılmak tehlikesini böylece önledikten sonra, şarkılarını dinlemiş. Kültürlerarasılık, kültürler etkisinde oyunculuk, falan hepsini boş verdim. Sevgilimin şaşkın bakışları arasında dümenciye Odysseus’un ağzından (Türkçe olarak) seslendim: “Bana bak, iyice kafana ko şu buyruğumu, dümenci,/sen tutuyorsun madem dümeni koca karınlı gemide;/Şu dumandan ve şu dalgadan uzak tut gemiyi,/gözün kayada olsun, onu iyi gözetle,/hepimiz gümler gideriz bir çarparsan kayaya (Sayfa 207 ve 208).”
Amarfi dönüşü Salerno’da “Salernolu Sanatçılar Derneği”nin bir sergisinin açılışına katıldım. İki sergi birden açıldı. Biri Rosa Avagliano’nun resim, diğeri Antonio Caroniti’nin ağaç kökü oyma sergileri. Değişik bir sergi açılışı… Bizdeki gibi fındık-fıstık yenilip, şaraplar yudumlanırken eserlere bakılır gibi yapılıp sağdaki soldakiyle söyleşilmiyor. Sinema düzeninde oturuluyor, derneğin başkanı sanat eleştirmeni Elena Ostrica iki sergiyi de tanıtıcı birer konuşma yaptı. Sonra Vittorio Pesca adında bir konuk Caroniti’nin bir eseri üzerine yazdığı “Sogno D’amore-Aşk Düşü” başlıklı şiirini okudu. Diğer konuklar da yapıtlarla ilgili düşüncelerini açıkladılar, sanatçılarla söyleştiler. Sonrasında “cookie”ler gezdirildi, şampanyalar patlatıldı, oturma düzeni kaldırıldı. Eski şarkıcılardan Signora Giovanna Petretta, Edith Piaf’ın ünlü “La Vie En Rose”unu okudu. “Hayat tozpembe bebeğim, al beni kollarına”…
Sergi sırasında Elena Ostrica “Nasıl budunuz” diye sordu, hık-mık edip geçiştirdim, zira Rosa Avagliano’nun düşüncelerini, duygularını, düşlediklerini, yaşadıklarını, amaçladıklarını çizgi sistemi ve kombinezonlarıyla yansıtma yöntemini pek sevmedim. Renk açısından da bütünlüğe erememişti. Çizgilerinde statik-dinamik tepkiler, geometrik örgülere paralellik sağlamıyordu, soğuk-sıcak renk armonileri pek tatsızdı. Diğer taraftan, Antonio Caroniti ile “Sogno-Düş” adını verdiği eserinin başında fotoğraf çektirdik. Bütün kış denizi gözler, gözlemlermiş Signor Caroniti. Ormanlardan, nehir kenarlarından deniz aracılığıyla gelen malzemesini seçer, seçerken genellikle sert ve şekilli kökleri yeğlermiş. Daha sonra, eserin konusunu düşünür, konu belirlerken kökün doğal biçiminin bozulmamasına özen gösterirmiş.
Antonio Caroniti, malzeme olarak doğadaki ağaç köklerini kullanıyordu, kullanıyordu kullanmasına da, Caroniti için esas bence bir anlamda “biriciklik” yaratmaktı, çünkü ağacın estetik eksikliklerini ezbere biliyordu.
Dünyada biçimi tamamen aynı olan iki ağaç kökü olabilir mi? Güldürmeyin beni!
Signor Caroniti işte o biçimleri aynı olmayan ağaç köklerini oyuyor, ağaç köklerine ayrı canlar veriyordu. Signor Caroniti oyarak ağaç köklerine ayrı canlar verirken, ağaç kökündeki eksiklikler güzelliğe dönüşüyordu. Yani Signor Caroniti, güzelliği herkesten önce düşlüyor, sonra oyuyor, elde ediyordu.
Signor Caroniti, güzelliği herkesten önce fark etmesiyle beni durduk yerde kıskandırdı, sevgilime olan aşkımın ilk günlerini aklıma getirdi.
Ne yapayım?!
Salerno’da da güzelliği önceden sezinlemekten başka, elimden bir şey gelmedi.
ÜSTÜN AKMEN
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.