Teşvik paketi: Üçüncü dalga saldırı

Teşvik paketi: Üçüncü dalga saldırı

Sonuç olarak özel istihdam büroları, kamu yönetiminin “partneri” olarak zenginleşirken emek daha çok sömürülecektir.


Kapitalizmin 1970’lerin ortalarında girdiği krizden çıkabilmek için gerçekleştirdiği yeniden yapılanma süreci, kamu yönetiminde birinci dalga reformlar olarak adlandırılmaktadır, diğer yandan bu reformlar muhalifler tarafından birinci dalga saldırı olarak da adlandırılmaktadır. Dünya’da Reagan ve Thatcher’ın Türkiye’de Özal’ın politikaları ile somutlaşan “Birinci dalga saldırıyı” çok genel olarak özelleştirme ve esneklik uygulamalarıyla tanımlayabiliriz. Bu dönemde, Türkiye örneğinde özelleştirme ve TKY uygulamasının hem özel sektörde hem de kamu yönetiminde kurumsallaşması olmuştur. İşçi ve emekçinin kazanılmış haklarını kaybetmesi anlamına gelen bu uygulamalar, yeni-liberalizm tarafından demokratikleşme adı altında güzel bir vitrinle topluma sunulmuştur. İşçilerin ve kamu çalışanlarının haklarına doğrudan bir saldırı olan TKY katılımcı ve demokratik bir yönetim modeliyle sunulmuştur. Ne yazık ki, ilk olumsuz sonuçları görülene kadar da işçi ve emekçilerinin büyük bir çoğunluğu tarafından da desteklenmiştir. Sermaye, özelleştirmeyi savunurken bunu “sosyal adalet “ için istediğini söyleyecek kadar ileri gitmiştir.
1987’de New York Borsası çöküşünü izleyen kriz dalgası sonucunda ‘90’lı yılların ortasında kamu-özel-sivil ortaklığına dayanan “yönetişim” modeli geliştirilmiştir. Sosyal devletten boşalan alanı STK’ların doldurması üzerine kurulan yönetişim modelinin diğer bir boyutu da sermayenin risklerini kamunun yüklenmesidir. Eğitim ve sağlık gibi kamusal hizmetlerin bir yurttaşlık hakkı olmaktan çıkarak, “hayırseverlerin” sadakaları haline gelmiştir. Yönetişim modeli de STK’ların kamu yönetimine “partner” olarak katılmasına olanak sağlayan demokratik bir model olarak sunulmuştur. Bu söylemlere karşın bu dönemde, kazanılmış haklara büyük saldırıların olduğu bir dönem olmuştur.
2008 krizinden çıkmak için oluşturulan “teşvik paketi” de Türkiye’nin önemli sorunlarına çözüm getirme söylemiyle sunulmuştur. Bir boyutta istihdam sorununa diğer boyutta bölgeler arası gelişmişlik farklılıklarını azaltmak söylemiyle Kürt sorununa çözüm getiren bir görünüm arz etmektedir. Ancak birinci ve ikinci dalga saldırı deneyimleri “teşvik paketinin” vitrinine değil arkasına bakmayı zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle iyi kötü bir çözüm getirilsin de ne olursa olsun dememek, nasıl bir çözüm olduğunu çok boyutlu çözümlemek gerekmektedir. Başbakan basın toplantısında “teşvik paketini” STK’ların yakın destek ve katkılarıyla hazırladıklarını vurgulamıştır. Yatırım teşvikleriyle ilgili olarak “TOBB, TÜSİAD, MÜSİAD, TİM (Türkiye İhracatçılar Meclisi), Yabancı Sermaye Derneği (YASED) ve TİSK”, istihdamla ilgili olarak işçi ve işveren sendikaları öneri ve katkılarda bulunmuş. İşçi sendikası olarak hangi konfederasyonların görüşleri alındı ve ne kadar dikkate alındı bilemiyoruz ancak, “teşvik paketi” işveren sendikalarının görüşlerinin dikkate alındığını göstermektedir. Bu örnek yönetişim modelinin demokrasi anlayışını da açıkça ortaya koymaktadır. Bu anlamda ikinci dalga saldırı olan yönetişimci devlet modelinin demokratiklik görüntüsü altında sermayeye hizmet ettiğini gösteren bir örnektir. Çünkü “teşvik paketi” emeğin daha çok sömürülmesi pahasına sermayeye “krizden fırsat yaratma” şansı sağlamayı amaçlamaktadır.
İstihdam yaratma görüntüsü altında esneklik uç noktaya getirilmektedir. “Staj programı” adı altında lise ve üstü eğitimli işsiz 6 ay çalıştırılacak, staj ücretleri ‘İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanacaktır. Bu sürenin sonunda işe alınma garantisi yoktur bu nedenle işsiz kişi işe girebilme umuduyla 6 ay sonra da stajyer olarak çalışma olasılığı yüksektir; bu durumda asgari ücret yerini staj ücretine bırakmaktadır. İşsizlerin toplum yararına yapılacak işlerde 6 aya kadar iş olanağı sağlanmasıyla ilgili madde, özel istihdam bürolarına geçici iş ilişkisi kurma yetkisi verilmesi ve geçici işçilerin sosyal güvenlik ve ücret haklarının özel istihdam bürolarınca karşılanmasıyla birleşince, toplum yararına yapılacak işlerde çalıştırılacak işsizlerin özel istihdam büroları üzerinden istihdam edileceği şeklinde yorumlanabilir. Özel istihdam büroları kamu yönetimi ile sözleşme ilişkisi kuracak, işsizler taşeron aracılığıyla iş bulacak, sonuç olarak özel istihdam büroları devlet eliyle “işsizlik” üzerinden para kazanacaktır. Özel istihdam büroları kamu yönetiminin “partneri” olarak zenginleşirken emek daha çok sömürülecektir.
Bölgesel teşvik açısından bakıldığında Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgelerini kapsayan 3.ve 4. bölgelerde emek yoğun sektörler desteklenmekte, nispeten daha gelişmiş olan ikinci bölgede teknoloji yoğun, gelişmiş bölgelerde ise yüksek teknoloji yatırımları desteklenmektedir. Bu teşviklerin amacına ulaştığını ve yatırımların planlandığı gibi gerçekleştiğini varsaydığımızda bölgeler arası gelişmişlik farkı yine kapanmayacaktır; gelişmiş bölgelerdeki katma değeri yüksek elektronik, ilaç, makine imalat ve tıbbi hassas ve optik alet yatırımlarına karşın tarıma dayalı sanayii, tekstil ve imalat sanayi yatırımları gerçekleşecektir. Diğer yandan Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgeleri için sağlanan yatırım teşviklerinin sermaye için cazipliği ve bu yatırımların emek yoğun teknolojiler olması “teşvik paketinin” getirdiği uç noktada esneklikle birleşince Türkiye’nin geneli için söz konusu olan emek sömürüsünün Bölgede daha yoğun biçimde yaşanması sonucunu doğuracaktır.
Krizlere çözüm görüntüsüyle “acı reçeteler” sunulması toplumumuzun çok iyi tanıdığı bir yöntemdir. Emek için acı olan bu reçete sermaye için tatlı olmuştur, günümüzdeki “teşvik paketi” de böyledir; sermaye için çok tatlı hatta ballı, emek için zehir gibi acı. Kapitalizm hep toplumdan geçici bir fedakarlık istemiş, sonuçta geçicilik sürekli hale gelmiş, işçi ve emekçiler sürekli hak kaybına uğramıştır. Birinci ve ikinci dalga reformlar adı altında gerçekleştirilen saldırılar dikkate alındığında, ‘80 sonrasında kapitalizmin krizlerinin ardından işçi ve emekçilerin üzerine yeni bir saldırı dalgasıyla geldiği açıkça görülebilir. Bu “teşvik paketi” de kazanılmış haklara bir saldırıdır, ileriye yönelik gerçekleştirilecek olan yeniden yapılanma süreci için ipuçları taşımaktadır. Birinci ve ikinci kuşakların gasp edemediği haklar da bu süreçte gasp edilecektir. Krizin, 1929 ekonomik krizi kadar büyük bir kriz olduğunun söylenmesi, birçok kişide 1929 krizinden çıkmak için uygulanan “sosyal devlet” paradigmasının yeniden canlanacağı beklentisini oluşturmuştu. Ancak “teşvik paketi” emek ve sermaye arasında göreli bir denge arayan sosyal devletin uygulanmayacağını göstermektedir. Bu bağlamda sosyal devlet paradigmasının yalnızca Keynesyen ekonomik politikaların üstyapısını oluşturan bir devlet modeli olmadığı, kapitalizme alternatif bir sistem olan SSCB’nin varlığının sosyal devletin yaşama geçirilmesindeki en büyük etken olduğu tezi doğrulanmaktadır.
Saldırı, yalnız sendikal mücadeleyle ya da sendikaların siyaset yapmalarıyla üstesinden gelinemeyecek noktadır, sınıf partisiyle bütünleşerek siyasal mücadele vermek zorunludur. Önümüzdeki süreçte Türkiye işçi sınıfını zorlu bir dönem ve zor bir sınav bekliyor. Bu saldırıya karşı ya geçmişte olduğu gibi parçaçıl bir şekilde etkisiz eylemlerle tepki gösterecek ya da sınıf partisiyle bütünleşerek siyasal mücadele verecektir. Bu sınav hepimizindir ve güzel günler içindir.
YEŞİM EDİS ŞAHİN - Doç. Dr. (DEÜ İİBF Öğretim Üyesi)
www.evrensel.net