MERCEK

MERCEK

  • Bir kaç gün önce, Hürriyet Baronu Özkök’ün “yaratmak”la övündüğü, “yetenekli ve cesur” kadın yazar, “Yemek, içmek, sevişmek....işte hayat!” diye yazmıştı. Bu “beş sözcük”; ifade eden kişinin kimliğinin ötesinde, onu aşan ve bir sınıfın ve temsilcilerinin dünyaya ve toplumsal yaşama yaklaşımı ve “hayat”a bakışlarının dökümü yönünden anlamlıdır.


    Bir kaç gün önce, Hürriyet Baronu Özkök’ün “yaratmak”la övündüğü, “yetenekli ve cesur” kadın yazar, “Yemek, içmek, sevişmek....işte hayat!” diye yazmıştı. Bu “beş sözcük”; ifade eden kişinin kimliğinin ötesinde, onu aşan ve bir sınıfın ve temsilcilerinin dünyaya ve toplumsal yaşama yaklaşımı ve “hayat”a bakışlarının dökümü yönünden anlamlıdır. “Bir yazar” ya da kişinin anlayışı-görüşü; “ahlaki-kültürel-ideooljik birikimi”nin ürünü ve ifadesi olarak üzerinde durmaya, sözünü etmeye değmez bu yaklaşım, sınıfsal tutum ve anlayış ifadesi olma özelliğiyle önem taşıyor. O çünkü, yönetici hakim sınıf ve ideologlarının yaşamın her alanında dayattıkları bireyci çıkarcılığın; kendi dışındaki toplumsal sorunlara ilgisizlik telkini ve önermelerinin görünürde reddedilemeyecek bir “bağlam içinde” sunuluşunun ifadesidir. İşsizliğin, açlığın, yoksulluk ve yoksunluğun kol gezdiği; “Ekmeğin aslanın ağzında” olduğu; kadın-erkek ilişkilerinin emek sömürüsü ve bağlantılı biçim ve unsurlar tarafından kuşatıldığı; bir avuç kapitalist ve burjuva kadın dışında kadın cinsinin iktisadi-sosyal-politik ve kültürel(dini, geleneksel, ataerkil vs) koşullar, güç ve ilişkiler tarafından esarete alındığı toplumsal koşullarda, ayrıcalıklı yaşamın avantalığını kullanarak, hayatı “Yemek, içmek ve sevişmek”ten ibaret göstermek, halkı alaya almak; gençlik kuşaklarını sorumsuzluğa ve kendi bireysel güdüleriyle sınırlı bir yaşamla yetinmeye çağırmak olur. Bu anlayıştaki yazar, sosyolog, psikolog, iktisatçı, kültür insanı ve politikacıların genç kuşaklara önerdikleri de farklı olmamıştır/değildir. 12 Eylül cuntasının kulağından tutup başbakan atadığı B. Ulusu’nun ilk açıklamasında gençlere, “Politika değil, aşk yapın” çağrısında bulunması unutulamayacak kadar anlamlıydı. Kapitalist gericiliğin ve temsilcilerinin “aşk” üzerine lafazanlığı, genç kuşakları, “aş ve özgürlük” adına çürümüş sistemlerine bağlı tutmayı; çıkar ve riya üzerine kurulu kadın-erkek ilişkilerini kutsamayı esas almış; “sevişme”, kadın ve erkek cinsinin aşağılandığı bir aldatmacılık içinde sokağa düşürülmüştür. Kadın bedeninin, metaların pazarlanmasının eklentisine dönüştürüldüğü ve metalaştırıldığı bir dünyada, ve yeme ve içmenin insanın insanca yaşayabilmesine yetecek şekilde temininin olanaksızlaştırıldığı bir sistemde, hayat ancak çok küçük bir kesim için “yeme, içme ve sevişme” ile ifade edilecek kadar düz, ulaşılabilir ve sıradanlaşmıştır!
    Yeme, içme ve iki cinsin çıkar ve baskıdan kurtulmuş ilişkisi, insan yaşamının en temel gereklilikleridir. Bunlar ve bu kadar daraltılamayacak kadar daha zengin bedensel-ruhsal; fiziki-kimyasal ve zihni gerekliliklerin herkes için karşılanabilir olduğu koşulları yaratmaktır asıl olan. İnsan soyunun yüzyıllar boyu kavgasını verdiği daha iyi bir yaşam mücadelesi bunları başlıca olarak içerir ve hedefler. Bunların herkes için gerçeklik haline gelmeleri, sömürü ve baskı sisteminin ortadan kaldırılmasını gerektirir. Küçük azınlık mensuplarının, sömürücü sınıfın bireylerinin ya da başka sınıflardan tek tek kişilerin birey olarak rahatlık koşullarını yakalamaları bir çözüm ve çare oluşturmuyor. Ne hayat bu sözcüklerin kalıplarına sığdırılacak kadar yoksul ve dardır. Ne de bireycilik ve kitlesel yoksulluk ve yoksunluğu görmezden gelen “yeme-içme-sevişme” ayrıcalığı insanın toplumsal özgürlüğüyle aynılaştırılabilir. Sosyal-iktisadi-politik, askeri, kültürel, psikolojik sorunların sarmalındaki insanlara; emekçilere ve genç kuşaklara, yaşamın “yemek, içmek, sevişmek”ten ibaret olduğunu söylemek, onları gerçekte alaya almak ve aşağılamaktır. Yaşamın gereksinim ve güdülerinin karşılanmasının sömürülüp-ezilen toplumsal sınıf(ya da sınıflar) açısından dişe diş bir kavganın konusu olduğu bir dünya ve ülkede; bunu herkes için olanaklı gösteren bir pervasızlık, ve bir azınlığın tefessüh etmiş “değer” ve yargılarını esas alan yaklaşım, egemen ideolojik görüş ve yönlendirme çabasıyla doğrudan bağlıdır. Başkalarının yaşamına yabancılaşma; onların yaşamını ve sorunlarını önemsememe, görmezden gelme çağrısıdır. Karşı çıktığımız da budur!
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net