SADEDE GELELİM

SADEDE GELELİM

  • “İşçiler, ‘Krizin faturasını ödemeyeceğiz diye mitingler yaptık, ama bal gibi ödüyoruz işte’ diyerek, gelecek günlerde faturanın daha da ağırlaşmasından korktuklarını belirtiyorlar.


    “İşçiler, ‘Krizin faturasını ödemeyeceğiz diye mitingler yaptık, ama bal gibi ödüyoruz işte’ diyerek, gelecek günlerde faturanın daha da ağırlaşmasından korktuklarını belirtiyorlar. Bir işçi, ‘Bunun sonu nereye varacak, hiç belli değil’ diyor.” Bu cümleler gazetemizin 19 Haziran nüshasında sendikanın Şişecam şirketiyle yaptığı protokol üzerine bazı işçilerin söyledikleridir.
    ‘Krizin faturasını biz ödemeyeceğiz’ sloganını icat edip işçilere bunu yazan pankart taşıtanların sübjektif niyeti ne olursa olsun, objektif olarak hata işlemiştir. Bu sloganla nümayiş yaparak veya grev yaparak, ne buhrandan etkilenen patronların bunu işçilere yansıtması engellenebilir, ne de buhrandan etkilenmeyen patronların buhranı vesile ederek işçilerini kazıklaması önlenebilir. Fabrikalar patronların elinde oldukça, hukuk da onlardan yana oldukça, işçilerin çalışma şartlarını ağırlaştırmalarına, işçileri istedikleri gibi işten çıkarmalarına nasıl müdahale edilebilir ki? Bu düzende mümkün olmayan şeyleri işçilere mümkün imiş gibi göstermek doğru mudur? Nitekim işçiler bunu acı tecrübe ile saptamaktadır.
    İşsizlik ve sömürü kapitalizmde daimi bir hadisedir; buhranlarda işsizlik ve sömürü mutlaka artar.
    Kapitalizmi tasfiye etmenin en önemli gerekçeleri arasında işsizlik ve sömürü olduğuna göre, bunların iyice artıp açığa çıktığı buhranlar alternatif toplumsal düzeni savunmak için en uygun zaman olsa gerektir. Büyük iş yerlerinin kamu işletmesi olduğu, çalışmanın herkesin hakkı olarak kabul edilerek çalışmak isteyen herkesin kamu kesiminde istihdam edildiği düzeni tarif etmenin, tasvir etmenin, savunmanın zamanıdır. Bunun başarıldığı tarihsel ve mevcut örnekleri anlatmanın fırsatıdır. Küba’da işsizliğin (son verilere göre 2006’da) yüzde 1.9 olduğunu, yüksek istihdam oranının büyük ölçüde kamu istihdamıyla gerçekleştiğini, cüzi sayıda işsizlerin de aldıkları sosyal yardımla aç, evsiz, barksız, bakımsız kalmadığını hatırlatmanın ortamıdır.
    Elbette ki böyle düzenlemeler siyasi bir dönüşüm gerektirir. İhracata dayalı büyümeden, ithalat serbestisinden vazgeçmek; döviz alımını satımını kısıtlamak gibi başka iktisat politika değişiklikleri gerektirir. Bunlar bir halk iktidarı programı şeklinde tespit edilirse emekçi kitlelerin dikkati buna çekilebilir.
    Burjuva sınıflar işsizliği ve yoksulluğu iktisadi büyüme ile çözmeyi vaat etmektedir. İktisadi büyüme milli hasılayı yani mal hizmet üretimini artırmaktır. İşsizlik ve yoksulluk iktisadi büyüme ile yok olmamaktadır. Hatta büyüme ile bunları hafifletmek bile zordur. 1980 sonrasında iktisadi büyüme büyük ölçüde mülkleri ve mülk sahiplerinin gelirlerini artırır hale geldi. Milli gelir artışı artık ücretlere yansıtılmamakta; istihdama çok az yansımaktadır. Zira üretim artışı işçileri daha çok çalıştırarak gerçekleştirilmektedir. Gelişmiş ülkelerde emekçiler yıllardır “istihdamsız büyümeden” yakınmaktadır. İşsizlik ve yoksulluk büyüme ile değil, ancak milli hasılayı adil paylaştırarak yok edilebilir.
    Avrupa’dan ibret alalım. Avrupa’da işçi sınıfına önderlik edenler buhranda ne yapacaklarını şaşırmış, mevzi kaybetmektedir. Radikal gazetesi 14 Haziran günü, İngiliz burjuva Financial Times gazetesinin 8 Haziran tarihli başyazısının tercümesini yayımladı. “Sağın yönettiği bir Avrupa’ya hazırlıklı olun” başlıklı başyazıda Avrupa Parlamentosu seçimlerinde merkez sağın başarısını değerlendirirken bakın başyazar ne diyor: “ ‘Kapitalizmin sonunun’ ciddî bir ihtimal olarak öne sürüldüğü çağımızda, tarihi misyonu kapitalizmin yerine sosyalizmi getirmek olan partiler yönetim felsefesi öne süremez oldu. Kriz politikaları rakiplerininkinden zar zor ayırt ediliyor...” Yazı, sosyalistlerin veya sosyal demokratların başarısız olduğu yerlerde Yeşillerin oylarını artırmasını, bu grubun “Kökten bir toplumsal değişim isteyen seçmenlere çekici” gelmesine bağlıyor. Demek ki Avrupa’da köktenci toplumsal değişimi savunmak Yeşillere kaldı. Sonuçta oylar sağa kaymıştır. Buhran emekçileri vurdukça sınıfın paylaşmacı geleneğine ve içgüdülerine hitap eden, gerçekçi alternatif bir proje ortaya çıkmazsa, birçok emekçi geçimini korumak için yabancı işçi düşmanlığı, mülteci düşmanlığı güden sağcı partilere yönelmektedir.
    Buhran derinleşir ise çeşitli milliyetçi söylemlerin Türkiye’de de güçlenmesi mümkündür. Onun için gerçekliği olmayan sloganlar ve ‘talepler’ üretmek yerine, toplumsal sorunların halk iktidarında programlı adil çözümlerini alternatif bir siyasi seçenek olarak sunmak aciliyet kazanmaktadır.
    CEM SOMEL
    www.evrensel.net