Bir gece ansızın gelenler ve Kürdün ölümünü olağan karşılayanlar

Bir gece ansızın gelenler ve Kürdün ölümünü olağan karşılayanlar

Din ayrı kin ayrı derler doğru da derler. Çoğu zaman ırkçı ve yapıcı olmayan çıkışları olmasına rağmen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ülkücü gençlerin kışkırtıcılık ve kötü sonuçlara neden olacak çok ciddi (ve hatta beklenen) etkinliklere girmesine engel olmuştur.


Din ayrı kin ayrı derler doğru da derler. Çoğu zaman ırkçı ve yapıcı olmayan çıkışları olmasına rağmen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ülkücü gençlerin kışkırtıcılık ve kötü sonuçlara neden olacak çok ciddi (ve hatta beklenen) etkinliklere girmesine engel olmuştur. Gerçi zaman zaman ülkemizin değişik yerlerinde Türkiyeli Kürt yurttaşlara yönelik, can almaya varacak olumsuzluklar yaşanıyor ama şükür ki bu periyodikleşmedi şimdilik. Ama şimdilik.
Neredeyse tüm boyalı ve apolet işlemeli basında, Başbakan’ın DTP’lilere vermediği randevu yazılıp çiziliyor. Kimi kesimler de bunu normalize etmek için olmadık şaklabanlıklar yapıyor. Başbakan en son randevu konusunda; “DTP’ye her randevu vermeyi düşündüğümde mayınlar ve bombalar patladı. Molotof kokteyli ile barış çiçeği olur mu?” dedi. Ne demiştik, barış cesurların işidir. Barış için metin ve mangal gibi bir yüreğe ihtiyaç var. Ama anlaşılan o ki Davoslar’da heyheylenen Başbakan, kendi ülkesinin kronikleşmiş sorun(ları)u karşısında son derece korkak davranıyor.
Türkiyeli Kürt yurttaşlar, ne zaman ki barışı ve toplumsal uzlaşıyı daha çok dillendirip talep ettilerse, birileri bunun önünde zehir gibi duruyor. Yani Erdoğan’ın, DTP’lilerle görüşmemesinin nedenini söylediği günlerde, DTP’li birçok vekil ve belediye başkanına tehdit dolu mektuplar gidiyordu. Faili meçhul bir helikopter kazasında ölen Muhsin Yazıcıoğlu’na bağlı Alperen Ocakları imzalı tehdit mektupları kimsenin gündemine girmiyor bile. Oysa bol amalı beyinleriyle kendini aydın-maydın sanan kesim, PKK’nin karşılıklı silahları susturma talebini dahi, ciddiyse karşılıklı değil tek taraflı silahları ortadan kaldırsın aksi halde bu tutumları aba altından sopa gösteren bir tehdit içermektedir diyecek kadar pervasızlaşıyorlar. Allah korusun bir gece ansızın gelenler, olası gelmeleri halinde neyle karşılaşıp nelere mal olacaklarını bilmiyorlar mı yoksa, Türkiyeli Kürt yurttaşların eylemlere katılan çocukları için kullanılan, örgüt yine çocukları ön saflara sürdü ifadesi gibi, birileri bu çocukları eyleme ve kaosa mı sürüklüyor dememiz gerek?
Geçen sene bir yerel gazetede, öldürülmeleri istenen birçok DTP’linin ismi yayınlanmış ve mahkeme bunu, suç teşkil etmiyor diyerek dava konusu yapmamıştı bile. Tıpkı Hrant’ı öldüren ile ölümün üstündeki sır perdesini araştıran gazeteciye verilen ceza arasında ahlaksız çelişki gibi.
Sonra, Vatan Gazetesi’nden Zülfi Livaneli’nin de yazdığı gibi, PeKeKe mi PeKaKa mı başlıklı yazı nedeniyle Günlük gazetesi 2 aylık bir kapatma cezasıyla karşılaştı. Kürtçe yayın yapmaya çalışan gazete ise neredeyse günde birkaç defa kapatma cezası alıyor. Oysa suç evrenseldir ve işleyen her kese aynı oranda karşılık verilebilmelidir. Ama Türkiye’de bunun kıstası Türkiyeli Kürt yurttaşların işleyip işlememesi ile değerlendiriliyor.
Eski Susurluk hakimi zat, en iyi Kürt ölü Kürt’tür söyleminin savunmasını, Kürtlerin ölmesini istemek suç mudur diye sorarak suç olmaması gerektiğinin altını çiziyor. Yani bu vahşi ve ırkçı söylemin tamamen düşünce belirtme babında değerlendirilmesi gerektiğinin altını çiziyor ve bunu söyleyen de bir hukukçu.
Pek muhterem Başbakanımız birkaç gün önce, kendisine yönelik sorulan Demokratik Toplum Partisi ile görüşüp görüşmemesi hususunu mealen şöyle veciz bir sözle cevaplandırıyor; TBMM’de bulunan bir siyasi parti başkanının terör karşısında taraf lafını kullanması pek de uygun değil. Yani bildiğimiz bir şey, yani PKK’ye terör örgütü desinler sonra görüşebiliriz. Yani aynı tas ve aynı hamam. Sonrasında ise cumhuriyet tarihinin bilmem kaçıncı paketini açarak, dünyanın gözüne biraz umut çalmaya çalıştı. Sahi ben bile unuttum bu kaçıncı ne paketidir diye vallahi. Ama unutmuş olmamız Türkiye iç kamuoyuna yabancı olmamızla alakalı bir şey değil, sadece işe yaramamış olmasından kaynaklanıyor ama bunu anlatamıyoruz bir türlü.
Savaşlar mutlaka barışla sonlanmaya mahkumdur ve savaşı barışa dönüştürmek için de mutlaka anlamak ve konuşmak gerek. Bir süredir, kimi sorumlu kişi ve kurumlar artık konuşmanın zamanının geldiğine yönelik ifadeler kullanıyor. Hatta bunlara Cumhurbaşkanı bile katıldı ancak ne hikmetse, hikmetli ordumuzun başı yine kükremiş sel gibi bendini çiğneyip aşacak ifadeler kullanıyor. Yine terörist örgütün sonu gelene değin savaşılması gerektiği, terörün yurt içi ve dışı desteklerinin kurutulması ve terör örgütünün Kuzey Irak’taki varlığının mutlaka yok edilmesi gibi bildik ve klişe söylemler.
***
Geçtiğimiz hafta sonu Türkiye Barış Meclisi’nin bir çalışması vardı İstanbul’da. Katılımcıların hemen hepsi, artık tarafların bu sorunu konuşarak bir anlaşma zeminine çekmesi gerektiği konusunda hemfikirdiler. Doğrusu bu benim içime ciddi bir umut meyvesi ekmeye yeterli geldi. KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, her ki tarafın da silahla yapabileceklerini yaptıklarını ve artık konuşup sorunu çözme noktasına gelinmesi gerektiğini söyledi. Çatışmasızlık ortamının 15 Temmuz’a kadar uzatılması bile başlı başına bir umut vesilesidir. Meclis gurup toplantısında Başbakan, bazı sorunların mutlak çözümü olmasa da çözüm için bir süreç başlatmanın önemli olduğunu, bu süreçlerde sağduyulu ve basiretli olunmasıyla birlikte provokatif hareketlerden kaçınılması gerektiğini söylemesinin ne anlama geldiğini anlamakta zorlandığım şu ifadeleri kullanmasının sonuçlarını oldukça merak ediyorum doğrusu. Acaba Başbuğ ve diğer art niyetli kişiler bu belirlemenin hangi bölümüne yerleşmektedir? Acaba Başbakan bu söylediklerinde ne kadar samimidir göreceğiz. Savaş ve şiddetin gerçekten bir çözüm yolu olmadığının anlaşılması için daha ne kadar kayıplarla meşgul olmamız gerektiği konusunda kimse bir şeyler söylemiyor. Sadece bazı eli maşalı şahıslar tutturmuşlar savaşta devam edelim sonları gelene kadar diye. 30 yıldır kaybettiklerimize daha ne kadar eklemeliyiz bilemiyorum ama artık herkesin ve her tarafın mutlaka sorumlu olması gerektiğini belirtmek durumundayım. Barış Meclisi’nin bir oturumunda, barışı simgeleyen beyaz tülbentleriyle bir anne boynuma sarılarak şunları söylüyordu. Konuşmacıların neler dediklerini pek anlayamadım ama her konuşmada geçen barış kelimesi içimdeki evlat acısının hafiflemesine neden oluyor. İçim acımıştı bu söylem karşısında. Çünkü 80 yıllık inkar ve imha ideolojisi, evladını yitirmiş bir gerilla annesinin başka acılar yaşanmasın söylemine mukabil, evladını askerde yitirmiş bir annenin diline, bir oğlum daha var onu da seve seve askere yollarım gibi anlaşılmaz bir ruh haliyle beslemişti.
Bu saymaya çalıştığım olumsuzluklar son birkaç hafta içinde cereyan edenlerdir. Yani daha eskilere, daha derinlere indirmeye çalışırsak daha kötü söylem ve eylemlerle karşılaşacağız kuşkusuz. Ama eğer barışı savunuyorsak ve cesur olacaksak, Ahmet Türk’ün de dediği gibi, 17 bin faili meçhul siyasal cinayeti ve Diyarbakır Zindanlarında yaşadıklarımızı da unutabiliriz. En sorumlu ve yapıcı olanı da budur. Aksi takdirde Türk, “Biz ne zaman barıştan bahsedip Başbakan’la görüşmek istedikse tehdit mektupları, patavatsız söylemler ve hukuk dışı yaptırımlarla karşılaşıyoruz o yüzden biz de Başbakan’la görüşmeyi askıya alıyoruz” mu demeli?
MEHMET SOYLU
www.evrensel.net