MERCEK

MERCEK

  • Devlet sisteminde komplo ve darbeciliğin “klasikleşme” özelliği kazandığı bir ülkede, siyasal tartışmaların “göbeğine” darbelerle darbecilerin sık sık “gelip oturması”, neredeyse kaçınılmazlaşıyor.


    Devlet sisteminde komplo ve darbeciliğin “klasikleşme” özelliği kazandığı bir ülkede, siyasal tartışmaların “göbeğine” darbelerle darbecilerin sık sık “gelip oturması”, neredeyse kaçınılmazlaşıyor. Neden, sadece darbe heveslilerinin entrikalarıyla psikolojik ya da başka harekatlarının “periyodik aralıklar”la gündeme gelmesi değildir. Burjuva politik tarih, darbelere karşı oldukları yalanıyla “Sistem yara alıyor, sosyal uyanış tehlikeli boyutlar aldı, paşam ne düşünüyorsunuz?” telkinleriyle çağrı çıkaran sermaye grupları ve sözüm ona sivil siyasetçilerle “aydın”-bilim insanı, yazar-gazeteci takımının, “asker gücü”nden yararlanma tutum ve taktiğiyle hayli zengindir.
    Genelkurmay başkanının “TSK’nın üzerinden elinizi çekiniz!” diye, üzerine basarak üst kurmay heyetiyle birlikte “demokrasiye bağlılık teminatı” verdiği(!) bir dönemin egemen politik “atmosferi”, tozlu-dumanlı, sisli-bulutludur! Böylesi durumlarda, her türden komplocu “öngörü” ve kurgunun bağlanabileceği bir “ip ucu” kolayca bulunabileceği gibi, halk açısından da tehlike büyümüş demektir!
    Hükümet partisi, “halkın iradesi”nden söz ederek, emperyalizm ve iş birlikçi gericiliğin politikalarını sürdürürken, “Bana karşı darbe hazırlığı var!” diye bar bar bağırarak “CIA mı, MOSSAD mı, emniyet mi hazırladı?” tartışmaları eşliğinde “belge üzerine belge” gösteriyor! Devletin en temel kurumunun ‘başkomutanı’, burjuva parti grupları, politikacı-gazeteci çevrelerinin, “ordu üzerinden siyaset yapması”na hiddetle karşı çıkıyor; “orduya karşı örgütlü bir savaş”tan söz ederek savcıları göreve çağırıyor.
    Halka gelince, o her politik (ve askeri) gücün, destek ve sahiplenme isteğiyle kendisine “başvurduğu” büyük güç, bu toz-duman altında, doğruyu öğrenme merakını elden bırakmadan, sermayenin iktisadi-politik ve sosyal saldırılarının yoğunluğuna karşı bir yol arayışında. Dönemin en çarpıcı gerçeği, işçi ve emekçilere; Kürtlere, gençlik ve kadınlara karşı politik-ideolojik-psikolojik bir “savaş”ın yürütülmesidir. “Darbe-komplo belgeleri” ve tartışmaları üzerinden halktan istenen, sermayenin bu başlıca güç ve kurumlarına yedeklenme; taraflardan birinin yanında yer almasıdır. Liberal olduklarını söyleyenler, “demokrasi getirme çabasındaki” ve “halkın iradesini temsil eden” hükümet ve partisinin desteklenmesini istiyor, “parlamenter siyasal sistemin layıkıyla yerleşmesi” için “askeri vesayete karşı çıkmayı” tek şart koşuyorlar. “Her Türk asker doğar” anlayışıyla ve “ordu=millet” formülüyle politika yapanlar ise “AKP’li-Fethullahçı gericiliğin devleti ele geçirmesi”ne sözüm ona karşı çıkmak üzere, generallerin yedeğinde durmayı salık veriyorlar.
    Toplumsal yaşamın egemen güç “ayrışması” etrafında şekillenmesini isteyenler, sınıflar mücadelesinin tüm somut olgu ve gerçeklerinin üzerine kalınca ve taşlaşmış bir örtü çekiyor; 12 Eylül ve benzeri cuntaların işbaşına gelmelerini, sadece ve sadece “sağ-sol çatışmalarının can güvenliğini tehlikeye düşürecek düzeye çıkması”yla, bunu da darbecilerin bu her iki kesimi “kullanarak ortamı germeleri”yle izah ediyorlar. 12 Eylül cuntasının -ve diğerleri- sermayenin ihtiyaçlarının ürünü olduğunu görmezden gelerek, iş birlikçi sermayenin, emperyalist güçlerin ve uluslararası mali kurumların dolaysız denetimi ve yönlendirmesinde sürdürdüğü “yeni dünya düzeni” politikalarına halk kitlelerinin direnmesini yenilgiye uğratmak üzere, Evren çetesinin işbaşına geldiğini; 24 Ocak programının 12 Eylül cuntası eliyle uygulanabildiği gerçeğini gizleyerek, tüm çatışma ve gelişmeyi, sermayeden sözüm ona bağımsız ve siyasal yönetim erkinden sözüm ona ayrı generallerin “oyun ve komploları”yla izah ediyorlar.
    Bu komploculuğun “dik alası”dır ve görülmektedir ki, etki alanı giderek genişlemektedir. Amerikan emperyalizminin NATO’yu da kullanarak bağlı ülkelerde oluşturduğu Gladio-Kontrgerilla örgütlenmesi aracıyla sayısız sabotaj, suikast, katliam örgütlediği; Türkiye gibi ülkelerin gizli-açık militer-kontra-ajan kurum ve örgütlerinin (JİTEM, Özel Harp Dairesi, korucular, vb.) bunun unsur ve payandaları olarak halka karşı savaş yürüterek darbelere zemin hazırlama dahil her türlü suçu işlediği bir gerçektir. Ancak bunlar salt “askeri işler” olarak görülemezler. Burjuvazinin politikalarından bağımsız olmamışlardır. Bunun “saklı tutulması”, sistemin korunması ve kollanmasının bir başka ve önemli biçimidir.
    İşçi ve emekçilerin çıkarı ise tüm bu oyunların, sınıf düşmanı sermaye ve egemenlik makinesinden bağımsız olmadığını görmelerindedir.
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net